¡Ú Aldatmak Ve H©¥rs©¥zl©¥k …

‘Aldatmak, hırsızlığa benzer’ Psikiyatrist Özkan Pektaş aldatmayı hırsızlığa benzetiyor. Klinik çalışmalarında her aldatmanın boşanmayla bitmediğine tanık olan Pektaş’a göre ‘Bütün erkekler aldatır’ diyen kadın yanılıyor, aldatıp da yakalanmayan erkekse aldatmaya devam ediyor… ŞEBNEM B. İYİNAM İSTANBUL - 1980′lere kadar Türkiye’de erken boşalma, küçük penis gibi tartışmalarıyla gündeme gelen Haydar Dümen dışında, psikiyatristlerin sadece akıl hastaları ve zekâ gerilikleriyle uğraştığını hatırlatan Özkan Pektaş, alkol ve madde bağımlılarıyla ilgilenmeye aynı yıllarda, AMATEM’de başladı. Klinik çalışmalarının yanı sıra, iki meslektaşıyla birlikte Derinlikler adlı TV programını sürdüren Pektaş, psikiyatrik hastalıkları oluşturan düşünce bozukluklarıyla olduğu kadar, haletiruhiye bozukluklarıyla da ilgilenen bir ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanı. Psikiyatri değil de, neden artık ‘modern psikiyatri’ tanımına ihtiyaç duyuluyor? Çünkü artık psikiyatride tecrübelilik konsepti dışlandı. Bütün dünyadaki psikiyatristler toplandı psikiyatriye ortak sınıflamalar getirdiler. Yıllar önce “Mehmet bey, bu konuda tecrübelidir, ona gidin” derlerdi, artık o Mehmet bey birtakım gelişkin yöntemleri kullanmadan “Evet, ben bu vakayı biliyorum, paranoid bozukluk” dememeyi öğrendi. Psikolojik hastalıklar bütün dünyada aynı ve üniversal. Türkiye’deki şizofrenik bozuklukla Uruguay’daki şizofrenik bozukluk arasında hiçbir fark yok, hiçbir zaman da olmamıştı. Peki, paranoid özellikler taşıyan bir hasta İstanbul’da değil de Urfa’da yaşasaydı, aynı tezahürleri gösterir miydi? Sosyo-kültürel seviye, ekonomik düzey, ülkenin kültürel donanımı hastalıkları etkiler, ama bir yere kadar. Bütün dünyada akıl hastalıklarıyla ilgili belirli bir oran vardır. Cehalet, sosyo-kültürel ve ekonomik farklılıklar işte bu oranı değiştirmez. Fakat, İsrail gibi, Türkiye gibi ülkelerde dini temalardaki ritüellerin fazlalığıyla o toplumda obsesif kompulsif dediğimiz bozukluklara daha sık rastlanır. Musevilerde ve İslami ülkelerde dini ritüellerin, seremonilerin yoğunluğu rahatsızlıkları artırır. Hıristiyanlar daha rahat. Haftada bir gün kiliseye gidiyor, biz günde beş kere abdest alıyoruz. Bir ülkede yaşayan azınlıkların dini seremonilerini yeterince doğal ve rahat yaşayamıyor olması, sıkıntılar doğurur mu? Her ülkede azınlıkta yaşayan nüfusun psikiyatrik problemleri olur. Normalden daha paranoid, ister istemez daha şüpheci olurlar. Tehdit altında olduklarını hissettikleri için de birbirlerine duydukları bağlılık daha fazladır. Her türlü kültürel, dini, sosyal etkinliklerini kendi içlerinde, daha yoğun ve daha içe kapalı yaşarlar. Fransız parlamentosundan geçen yasayla birlikte Türkiye’de yaşayan Ermenilerin psikolojisi üstüne neler söyleyebilirsiniz? Azınlık olanlara dini bayramlarında belli mesajların verilmiyor olması, yaşam tarzlarıyla ve sosyal hayatlarıyla ilgili verilerde eksiklerin bulunması onları zaten üzüyor. Yaşadıkları bir çekingenlik varken, onların son gelişmelerin ardından ciddi rahatsızlıklar yaşadıklarını düşünüyorum. Yani onlar Taksim Meydanı’nda “Ohh işte, siz bizi kırmıştınız, bakın işte, kabul ettiler” diye böbürlenerek yürümeyecekler. Biliyor musunuz, ben Balıklı Rum Hastanesi’nde çalışıyorum, ama bugüne kadar hastanemize bir tek Rum hasta yatırmış değilim. Bu ilginç değil mi? Ancak karşılarındakine tamamen güven hissettiklerinde son derece verici, insani, hoş yargılar içinde olduklarını da biliyorum. Türkiye’nin psikolojisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Fransa büyük ayıp etmiş olabilir, ama bunu milli mesele haline getirmek şuna benzer: Diyelim ki biz karı-kocayız. Ben bir gün size gelip “Sen beni aldatıyorsun” diyorum. Siz bunu duyduğunuz andan itibaren bütün kadınları ve bütün mahalleyi toplayarak “Ben asla seni aldatmadım. Bundan sonra sana ekmek de yok, yemek de yok” derseniz, ben şaşakalırım. Karıma böyle bir şey söyleyemez miyim? Buna bu şekilde, şiddetle hassasiyet göstermenin manası yok. Tarihin gelişimine bakıldığında tarih barbarlıklarla dolu. Türkiye’de rastlanan psikopatolojik rahatsızlıklar kesim kesim incelenebilir mi? Kimse alınmasın diye gazetecilerden de başlayabilirsiniz. Gazeteciler, bankacılar, sanatçılar ve finans işiyle uğraşanlarda panik bozukluk çok yaygın. Panik atak, çok çağdaş bir hastalık. Yükselmekte olan, atılımlarda olan ülkelerde sık görülüyor. Temelinde kaygı ve endişe bozukluğu var. Bir gemi düşünün, seyir halindeyken projektörleriyle denizi taramaya alışmış. Denizi aydınlatıyor, teknelere, kayalara dikkat ediyor. Ama günlük yaşamında ani oluşan bir travmayla projektörleri birdenbire kaptan köşküne çevriliyor. Her gün biraz daha mükemmel olmaya çalışan gazeteci kör oluyor, gemisi yalpalıyor, kalp atışları hızlanıyor, çıldıracakmış gibi olma hissi geliyor.
Atlatılabilir bir şey mi? Psikiyatrinin en hafif, en kolay halledebildiği rahatsızlık panik atak, hemen hallediliyor. Fakat kişinin kendi donanımı buna engel oluyor. Elinde tomografilerle, baypas olmaya giden var. Gidiyor anjiyolar yaptırıyor, eforlu testlerden geçiyor, ‘Amerika’ya tatile çıkayım’ diyor. Derken geçen süre, onun üretkenliğini azaltıyor. Sonra bir bakıyorsunuz, o isim silinmiş, yok olmuş. Çünkü bizim ülkemizde, yanındakini fazlaca ‘challenge’ eden bir yapı var. Herkes birbirine “Bunu yazdı ama, eskiden MİT’çiymiş” diyor. Herkese arkasında “Ne var” diye bakıyor. Toplum içinde sahte Mesih sayısı neden artıyor? Psikozlardaki hezeyanların yüzde sekseni dini uğraşlar üzerinedir. Gerçek hasta kendini hakikaten peygamberim diye anlatır. Fakat kişilik bozuklukları olan, psikopat kişi bunun bir hezeyan olduğunu kendisi de gayet iyi bilir. Şizofrenik veya kafası karışık birtakım insanları etrafında toplayıp güzel konuşmalar yaparak onları ikna eder. Bugün dünyanın gelişmiş hangi meydanına gitseniz on dakika içinde biri size yanaşıp “İsa yeniden diriliyor, gelin şurada konuşalım” diyecektir. Bir ara şairimiz de çoktu, son yıllarda benzer bir patlama psikiyatristlerde de gözlemliyor musunuz? Hayır, ama psikoloji, son yıllarda çevrilen filmlerle, edebiyat ürünleriyle çok satan bir şey durumuna geldi. Oscar alan filmde ‘borderline’ bir kızın öyküsü anlatıldı. Robert De Niro, ‘Anlat Bakalım’da panik atak hastasını oynadı. Yalom’un kitapları dilimize çevrildi ve çok sattı. Bunlar bir yere kadar hoşumuza gidiyor, ama iş ‘Herkesin bir psikiyatristi olmalı’ya vardırılınca, son derece manasızlaşıyor, gereksizleşiyor. Eskiden kadınlar bu kadar yüksek sesle ‘Bütün erkekler aldatır’demiyordu… Bu aynı bizim eroinman hastalarımıza sorduğumuzda aldığımız cevaba benziyor. Onlara sorarız biz, “Türkiye’de kaç kişi eroin içiyor?” deriz, “Zaten Türkiye’nin yarısı içiyor,” derler. O ortamın içinde yaşadıkları için, onlara öyle gelir. Bütün erkekler aldatıyor meselesi de buna benziyor. Biz bunun böyle olmadığını gayet iyi biliyoruz, ama ne oluyor? Aldatma da o şekilde gündeme geliyor. Modern psikiyatri aldatmaya nasıl bakıyor? Hırsızlık gibi bakıyor. Neticede bir hırsızlıktır aldatma. Siz imza atıp “Ben artık cinsel seçimimi yaptım, bir sadakatsizlik göstermeyeceğim” demişsiniz. Bu hırsızlığı yaptığınızda yakalanırsanız, hırsızlığınızı yakalayan kişi tarafından değerlendirilirsiniz. Bir düşünün, en kolay kimi affedersiniz? Annemizi, babamızı, çocuğumuzu, buna bir de eşiniz eklenir. Psikiyatrik olarak bana tecrübelerimi sorarsanız, her aldatılma boşanmayla bitmiyor. Vicdan azabı ve suçluluk duygusu da, ancak suçüstü yakalanan insanda oluyor, yakalanmazsa devam ediyor. Hırsızlık, cazip bir heyecan olarak yaşanıyor.
Bu yazının orjinal ekine buradan ( Tıklayınız) ulaşabilirsiniz. ‘
Yada buradan explorer çubuğuna kopyalayarak ulaşabilirsiniz
‘ http://www.radikal.com.tr/2001/02/03/yasam/01ald.shtml ‘
[image: img208/1576/maziql1.jpg] . . . Yagmur E-Mail YouTube-Mazi

Eğer yazıyı beğendiyseniz ya da ekleyecekleriniz varsa, lütfen yorumunuz yazın veya RSS aboneliği ile yeni yazılardan anında haberdar olun.

Yorumlar

Henüz Yorum Yok.

Yorum Yazın

(gerekli)

(gerekli)