Dile benden ne dilersen… Yilmaz ÖZDIL
Dile benden ne dilersen… Yilmaz ÖZDIL
GARİBAN Mehmet, dar ceketinin içinde büzüşmüş, elleri cebinde, kara kara düşünerek, boş konserve kutularını tekmelerken… Bir de ne görsün? Alaattin’in lambası! Kapmış yerden heyecanla, şöyle bir ovalamış, içindeki cin de zart diye çıkmış tabii. Demiş ki cin… “Dile benden ne dilersen… Ama iyi düşün, çünkü sadece üç hakkın var!” Mehmet hemen “bol para” demiş… Cin, o yeri göğü inleten, buğulu davudi sesiyle, “sayısal oyna” cevabını vermiş. Mehmet bu sefer “ev” demiş… Cin, hırıl hırıl gülümsemiş. “TOKİ taksitine gir” cevabını vermiş. Duyduklarına rağmen hálá sağlıklı düşünemeyen Mehmet, “bari, her istediğimi yerine getiren güzel bir kadın ver” demiş… Cin de, hiç istifini bozmadan, “etraf sülün gibi Nataşalarla dolu, kıy 100 dolara, seç birini” cevabını vermiş. Mehmet dayanamamış… “Hay ben senin gibi cinin taaaa” derken… “Hoop!” demiş cin, “dur bakalım orda… Söyledim sana,üç hakkın vardı, dördüncüyü isteyemezsin!” * 5 Kasım’da Bush-Erdoğan zirvesinden ne çıkacak diye merak ediyorsanız… Bu çıkacak. * Stratejik ortak mıyız? Bir… Koordinatör? İki… Hele bir Rice gelsin dedik mi? Üç… E daha ne istiyorsun birader? * Ha, şimdi bu yazıyı okuyup, “ABD hakikaten bu cine benziyor” diye düşünüyorsanız, kusura bakmayın… Ya ben iyi anlatamamışım derdimi, ya da siz “cin çarpması” nedeniyle, son 3-5 yılda olan bitenin farkında değilsiniz.
| Dile benden ne dilersen… Yilmaz ÖZDIL GARİBAN Mehmet, dar ceketinin içinde büzüşmüş, elleri cebinde, kara kara düşünerek, boş konserve kutularını tekmelerken… Bir de ne görsün? Alaattin’in lambası! Kapmış yerden heyecanla, şöyle bir ovalamış, içindeki cin de zart diye çıkmış tabii. Demiş ki cin… “Dile benden ne dilersen… Ama iyi düşün, çünkü sadece üç hakkın var!” Mehmet hemen “bol para” demiş… Cin, o yeri göğü inleten, buğulu davudi sesiyle, “sayısal oyna” cevabını vermiş. Mehmet bu sefer “ev” demiş… Cin, hırıl hırıl gülümsemiş. “TOKİ taksitine gir” cevabını vermiş. Duyduklarına rağmen hálá sağlıklı düşünemeyen Mehmet, “bari, her istediğimi yerine getiren güzel bir kadın ver” demiş… Cin de, hiç istifini bozmadan, “etraf sülün gibi Nataşalarla dolu, kıy 100 dolara, seç birini” cevabını vermiş. Mehmet dayanamamış… “Hay ben senin gibi cinin taaaa” derken… “Hoop!” demiş cin, “dur bakalım orda… Söyledim sana,üç hakkın vardı, dördüncüyü isteyemezsin!” * 5 Kasım’da Bush-Erdoğan zirvesinden ne çıkacak diye merak ediyorsanız… Bu çıkacak. * Stratejik ortak mıyız? Bir… Koordinatör? İki… Hele bir Rice gelsin dedik mi? Üç… E daha ne istiyorsun birader? * Ha, şimdi bu yazıyı okuyup, “ABD hakikaten bu cine benziyor” diye düşünüyorsanız, kusura bakmayın…. Ya ben iyi anlatamamışım derdimi, ya da siz “cin çarpması” nedeniyle, son 3-5 yılda olan bitenin farkında değilsiniz.
| ||
| |
__._,_.___
http://WwW.CeLeBiYiZ.BiZ
http://www.gruplar.info
Grup Web adresi: http://groups.yahoo.com/group/guzelgrubum
Grup Mail adresi: GuZelGruBum@YahooGroups.Com
Uyelik icin : guzelgrubum-Subscribe@YahooGroups.Com bos bir mail atip geri gelen comfirm maili yanitla gonder (reply send) yapmaniz yeterlidir.
Uyelikten Ayrilma: guzelgrubum-Unsubscribe@YahooGroups.Com bos bir mail atip geri gelen comfirm maili yanitla gonder (reply send) yapmaniz yeterlidir.
Gunde tek mail (sadece duzyazi): guzelgrubum-Digest@YahooGroups.Com bos bir mail atmaniz yeterlidir.
Tatile gidecegi mail gelmesin :): guzelgrubum-Nomail@YahooGroups.Com bos bir mail atmaniz yeterlidir.
Mailler Normal gelsin : guzelgrubum-Normal@YahooGroups.Com bos bir mail atmaniz yeterlidir.
750 kb asan maillerinizi chelebi06@yahoo.com adresine atabilirsiniz.
http://www.gruplar.info
Change settings via email: Switch delivery to Daily Digest | Switch format to Traditional
Visit Your Group | Yahoo! Groups Terms of Use | Unsubscribe
__,_._,___
Erdal İnönü
ERDAL İNÖNÜ’DEN UNUTULMAZ ANEKDOTLAR…
SİNEMA SALONLARI KARANLIK
Kendisini sinema çıkışında yakalayan bir gazeteci sorar: - Sayın İnönü, sizi bu sıralar sinema salonlarında göremiyoruz pek? - Tabii göremezsiniz sinema salonları karanlık oluyor.
YERE YATARDI
Parti başkanı iken zaman zaman sevenleri onu omuzlara almak isterdi. Bu tür gösterilerden hoşlanmayan İnönü, kıyafetine bulundu yere bakmadan hemen yere yatardı. Kimse kendisini kaldıramasın diye böyle dururdu bir süre.
BEN KEDİ MİYİM? “Erdal yetiş fare var” diye çığlığı basan karısı Sevinç hanıma gayet sakin “Bana ne Sevinç, ben kedi miyim?” diye yanıt vermiştir.
KİBARLIK EDİYORLAR Gazeteci sorar: - “Sizin için Norveç’e başbakan olur diyorlar†Erdal İnönü cevap verir: - “Çok teşekkür ederim. Bu herhalde sen bu işleri Türkiye’de beceremiyorsunun kibarca söylenmesi oluyor.â€Â
DEVLETE ÇALIÅžAN YOK MU?
Yıllar önce o zamanlar DEP’li olan Sırrı Sakık SHP’den milletvekili adaylığı için başvurur. Ve Erdal İnönü ile yan yana gelirler. Sırrı Sakık, “Paşam, benim hakkımda bir sürü dedikodu çıkarttılar. Önceden bilesiniz. Ağabeyim (Åžemsi Sakık) dağda devlete karşı savaşır. Kardeşlerimden biri hapiste. Anam şöyle, Babam böyle†diye devam ederken Erdal İnönü söze girer:“Be kardeşim sizde hiç devlete çalışan bir kişi yok muydu. Onu getirseydiniz bari.â€Â
GERİSİNİ ARKADAÅž ANLATACAK Bir miting öncesi SHP’li milletvekili, İnönü’ye çok sık yapılan bir eleştiriyi gündeme getirir: “Sayın Genel Başkan’ım, siz iyi konuşamıyorsunuz. Bakın Özal’a esip gürlüyor.†“Peki ne yapmam gerekiyor†diye sorar İnönü. -“Sayın İnönü, konuşmaya başladığınızda şöyle yumruğunuzu masaya vuracaksınız. İşte biz böyle partiyiz. Adamı şöyle yaparız, böyle yaparız†diye kükreyeceksiniz.†Erdal İnönü, miting alanındaki otobüsün üzerine çıkar ve kürsüye yumruğunu vurup konuşmaya başlar: â€ÂBiz öyle bir partiyiz ki, adamı†der ve durup yanında duran kendine akıl veren milletvekiline dönerek şöyle der: -“Devamını arkadaş söyleyecek.â€Â
ÖLÜRÜM YOLUNA Seçmenlerden biri seçim otobüsünün önüne atılır ve Erdal Bey’e hitaben “Ölürüm yoluna” diye haykırır. Erdal Bey cevap verir: “Dur, ölme. Bir oy bir oydur.”
BİRBİRİMİZİ YİYECEĞİZ SHP genel başkanlığı dönemimde diğer sol parti liderleri ve bürokratlarla bir restorana gider. Garsonun “Birşey almak ister misiniz, efendim” sorusu üzerine “Teşekkürler biz birbirimizi yiyeceğiz” yanıtını verir.
KARAYALÇIN TEMİZLER! Erdal İnönü, Kars ve Van mitinglerinden Ankara’ya dönüyordu. Sivas üzerinde uçağın pilotu “Efendim Ankara semaları kapalı. Kirli bulutlar var. İnişimiz çok güç olabilir. ” dedi. Ön koltukta gazete okuyan İnönü’nün cevabı ise şöyle oldu: - Hiç bir şey olmaz merak etmeyin. Ankara Belediye Başkanı Karayalçın çok çalışkandır. O kirli bulutları hemen temizler!..
ÜLKEMİ BENDEN KÖTÜLER YÖNETMESİN DİYE Erdal Bey’e bir gün, hiç sıcak bakmadığı siyasete yıllar sonra neden girdiğini sorarlar. Yanıt müthiştir: - Ülkemi benden daha kötüleri yönetmesin diye!..
ANTİDEMOKRATİK KARARLARDA OYLAMA OLMAZ Erdal Bey fanatik bir sigara düşmanıdır, Parti Meclisi toplantılarında dumanaltı olmaktan fena halde rahatsızdır. Bir Parti Meclisi toplantısında ilk sözü: - Bundan böyle bu toplantılarımızda sigara içilmeyecek, olunca arka sıralardan bir üye; - Bu kararınızı oylamaya sunsak efendim, diye itiraz etmeye kalkışınca cevabı aldı: - Antidemokratik kararlarda oylama olmaz!..
DURUN YAV, MESELENİN KÖKÜNE İNELİM Seçim otobüsüyle bir yere gidiliyor. Otobüsün kornası aniden bozulmuş, ötüp duruyor. Åžoför otobüsü sağa çekip durdurmuş, arızayı gidermeye çalışıyor ama nafile. Yolculardan birinin şoföre “Kablosunu kopar” diye akıl verdiğini duyan İnönü itiraz ediyor: - Durun yav, koparmayın. Bir derdi var ki inliyor. Meselenin köküne inelim.
SEVGİLİ ERDAL İNÖNÜ; BİZ MİZAHÇILAR BU ÜLKENİN ÖZELEÅžTİRİ YAPMASINI BİLMİŞ BELKİ DE TEK SİYASETÇİSİNİN O AYDINLIK, O GÜLÜMSEYEN YÜZÜNÜ HÃ„Â°Ç UNUTMAYACAÄžIZ…
mAvi
biraz da gülelim :)))
* *İşte benim kızım!* İlk yemeğe çıkışımızda cep telefonu çaldı. Elini çantasına attı. Kurcaladı, kurcaladı. Telefon uzun uzun çalmaya devam ediyordu. Bir türlü bulamadı. Sonra o güzel cümle döküldü dudaklarından: ‘Evde mi bıraktım acaba?’ Onun tam aradığım kız olduğuna karar verdim.*
**Bilinçli tüketim* Bilinçli tüketim, bilinçli üretimle olur 18.000 YTL kredi kartı borcum olduğunu öğrenen babamın ilk tepkisi; “Keşke korunsaydım”.*
**6. His* 6. His filmini izledin mi dedim. Hayır ama çok övdüler dedi. Bende filmin CD’si var, istersen vereyim izle, ben de çok beğendim dedim. Ãimdi izlersem bir şey anlamam, ilk 5 tanesini izlemem lazım önce dedi. Sustum. Gülmedim bile. Artık görüşmüyoruz.*
**Öncelik* Evlenmeyi düşündüğü erkek arkadaşının ”benden önce biriyle oldun mu?” sorusuna, ”buraya gelmeden önce mi?” cevabını vererek evlilik umutlarını magmalara atan hatunun gerçek sarışın olduğunu söylememe bilmem gerek kaldı mı?*
**Çaylar demli olsun* Geçenlerde köyde komşunun evinin önünden geçiyordum. Yaşlı amca hanımına şöyle dedi: “Hanım suyu ısıt; olursa olur olmazsa çay demleriz.” Hala gülmekteyim. *
**Maalesef Kaybettik* Aniden fenalaşan annelerini apar topar hastanenin acil servisine taşıyan, ancak yarım saat sonra doktorun “maalesef annenizi kaybettik” demesiyle annelerinin öldüğünü öğrenemeyen(!) bunun yerine “ulan nasıl kaybedersiniz koca kadını daha demin buradaydı!” deyip doktoru bir güzel döven komşularım var duyurulur…*
**Ramazan geldi* Her zaman canım, aşkım diyen kocacığım Ramazan geleli beri, orucu bozulmasın diye bana ”kanka” diyor ya…*
**Danger* Önümüzde ilerleyen tankerin üzerindeki ‘DANGER’ yazısını görüp de “Allah’ın akıllısı, tanker yazacağına danger yazmış” diyen ve arkasından kahkahalarla gülen teyzemi nerelere göndersem acaba?*
**Çevir çevir** *Bu zamana kadar hiçbir şeyi alkışlatamamıştım kısmet bugüneymiş. Lütfen o büyük alkışlarınız pilota “Uçağı kıbleye çevirin, namaz kılacağım” diyen gurbetçi vatandaşımıza gelsin. Haberi gördüğümde ben öyle yaptım da.*
**Efendi Çocuklar* Lütfen bir alkış da benim anneme zira kendisi geçen gün televizyonda zap yaparken, Aydın ve Fatih Ürek’i görünce, “Ben bunları çok severim, mankenlerle falan dedikoduları çıkmıyor, terbiyeli çocuklar” dedi.*
HASANKEYF’IN TARIHCESI
* SEVGİLİ CEMAL ARKADAÃIMIZA UFAK BİR KATKIDA BENDEN OLSUN. BELKİ İLGİSİNİ ÇEKEN OLUR DİYE HASANKEYF’İN KISA BİR TARİHÇESİNİ GÖNDERDİM. İsmi
Ortaçağ İslam tarihçileri tarafından ”HISN KEYFA” adıyla bilinen şehrin birçok isminin daha olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. En kuvvetli ihtimal ile tabii kayalardan oluşan müstahkem kalesi ve korunmaya çok elverişli coğrafi yapısı nedeni ile bu isimi almıştır. İslâm coğrafyacısı Yakut el-Hamevi, buraya Hısn Keybâ da dendiğini ve bunun Ermenice’den geldiğini zannettiğini söyler. Roma tarihçileri buraya Kipas, Cehpa veya Ciphas isimlerini vermişlerdir. Süryanice’de kaya taş manasına gelen “kifa” kelimesine nispetle bu ismin verildiği de söylenmektedir. Müslümanların eline geçmesini anlatan kaynağa göre burası “Hısn Luğûb” adıyla biliniyordu. Osmanlı kayıtlarında ise “Hısnkeyf” olarak geçmektedir. ARTUKLULAR DÖNEMİ
Hasankeyf’in parlak dönemi M.11O1 yılında Artukluların buraya sahip olması ve merkez edinmesi ile başladı. Selçuklu sultanı Melikşah’ın komutanı Artuk’un oğlu Sökmen bu tarihte Hasankeyf’e yerleşerek Hasankeyf Artukulularının temelini attı. M.I232 tarihine kadar burada ve Amid (Diyarbakır) deki hakimiyetleri devam etti. Buraya hükmeden Artuklu hükümdarlarından Rükneddin Davut b. Sökmen (1112-1144) ile yerine geçen oğlu Fahreddin Karaaslan ( 1144-1167) döneminde Hasankeyf’in mamur bir şehir haline geldiği günümüze ulaşan eserlerden anlaşılmaktadır.Bu iki hükümdar siyasi olarak çok hareketli oldukları, bölgedeki mücadelelere aktif olarak katıldıkları gibi, şehri imar etmeyi de ihmal etmediler.
Diyarbakır (Amid)’ın 1183 Salahaddin Eyyubi tarafından alınarak Hasankeyf Artuklularına hediye edilmesi ile Artuklular Diyarbakır’a yerleştiler. Artuklular bu tarihten yıkılışa kadar (1232) Hasankeyf’i temsilcileri vasıtası ile buradan idare ettiler. Bu gelişme Hasankeyf’in stratejik önemini gerilettiği gibi mimari gelişmesini de aksatmıştır. Artukluların Hasankeyf’te kurdukları darphanelerde para bastıkları, medreseler yaptıkları, kaleye su çıkardıkları, köprüyü ve Büyük Sarayı inşa ettikleri kaynaklardan anlaşılıyor.
EYYUBİLER DÖNEMİ
Eyyubiler, 1232 yılında Hasankeyf’i. aldıklarında burayı mamur bir şehir olarak buldu1ar. Ancak i1k etapta gerek siyasi gerek mimari açıdan atak olmadılar. 12601ı yı1larda Moğo1ların bölgeyi harap etmesi Hasankeyf’i de etkiledi. İlk etapta Hülagu’nun katına çıkan Eyyubi sultanı Takyeddin Abdullah (1249-1294) Hasankeyf’i harap olmaktan kurtardı. Hükümdarın Eyyubi nes1inden geldiğini öğrenen . Hülagu ona iltifat etmiş ve tüm ülkesini ona bağışlamıştır. .
1301 yılında Hülagu’nun yerine geçen oğlu Gazan komutasındaki moğo11ar bölge ile beraber bu sefer Hasankeyf’i de harap etti. Hasankeyf Moğol afetinden fazlası ile nasibini aldı. Moğol şokunu üzerinden atan Eyyubiler Hasankeyf’i yeniden imar etmeğe başladılar. Bu gün Hasankeyf’te mevcut birçok eserde imzası bulunan El Melik El Adil Sultan Süleyman (1378-1432) zamanında bu imar faaliyetleri zirveye ulaştı. Hasankeyf, Artuklu dönemindeki haşmetine yeniden kavuştu.
Bu sultandan sonra Hasankeyf’te duraklama dönemi başladı. Hükümdarların iç çatışmaları, bölgedeki güçlü devletlerin nüfuzu altında olmaları, hem onları hem Hasankeyf’i zor durumda bıraktı. Akkoyunluların (1461-1482) Hasankeyf’e tamamen hakim olması Eyyubilerin gücünü iyice kırdı. 1482 de burayı tekrar ele geçiren Eyyubiler bu sefer Safeviler’in baskısı ile karşı karşıya kaldı.
Osmanlılar 1515 yılında bölgeyi İdris-i Bitlisi’nin gayretleri ile ele geçirince, burası da Safavilerden temizlenerek Osmanlı hakimiyetine geçti. Ancak mahal1i idare yine Eyyubilere bırakıldı. Eyyubilerin bu zorluklarla beraber saltanat kavgası içine girmesi sonlarını hazırladı. 1524 de son Eyyubi hükümdarı Melik Halil’in saltanattan feragat etmesi ile Eyyubiler tarihe karıştı.
OSMANLILAR DÖNEMİ
Hasankeyf’in içinde bulunduğu bölge Osmanlıların eline, Diyarbakır eyalet merkezi kabul edilmiştir. Hasankeyf bu idari düzenlemeye göre liva (sancak, kaza) merkezi olmuştur. Osmanlı kayıtlarına göre 16. asırda şehir gelişmiş, 10 000′e yakın bir nüfusu barındırmıştır. Bu sıralarda Hıristiyan nüfusu oranı yüzde atmışı bulmaktadır. Osmanlı dönemi Hasankeyf’in idari sınırları bir hayli geniş olduğu anlaşılıyor. Bu günkü Batman’ın tümü ile Siirt ilinin (merkez dahil) önemli bir kısmı ve Mardin’in Midyat, Dargeçit, Ömerli ilçeleri Hasankeyf’e bağlı olmuştur.
Ancak buranın idari ve stratejik önemi zamanla azalmıştır. 19. yüzyılın ortalarına geldiğimizde Hasankeyf, Midyat ilçesine bağlı bir nahiye konumuna gerilemiştir. Cumhuriyete kadar bu durum devam etmiştir.
CUMHURİYET DÖNEMİ
Hasankeyf, cumhuriyet ile beraber Mardin’in Midyat ilçesine bağlı bir nahiye idi. 1926 yılında Gercüş’ün ilçe yapılması ile buraya bağlanmıştır. İ990 yılına kadar idari statüsü böyle devam etmiş, 1990 yılında Batman’ın il olması ile Hasankeyf de ilçe yapılarak buraya bağlanmıştır.
Hasankeyf, insanlık tarihinin çok önemli yerleşim yerlerinden biri olmasına rağmen son 20-30 yıla kadar pek dikkatleri çekmedi. Paha biçilmez kültürel değerine rağmen hep ihmal edildi. 1970′li yıllardan itibaren ILISU Barajı projesi ile birlikte gündeme geldi. Hasankeyf’in sular altında kalmaması gerektiği, gerek ulusal bazda,gerekse uluslar arası düzeyde dile getirildi. Hasankeyf’in kurtarılması yönündeki çabalar 2003 yılında sonuç verdi. T. C. Başbakanı Hasankeyf’i kurtaracaklarını kamuoyuna duyurdu. Bu tartışmalar nedeniyle Hasankeyf, kimi ülke gündemini işgal etti.
Öte yandan Hasankeyf’teki kültür varlıkları, içinde bulundukları şehir ile birlikte 1981 yılında Kültür ilgili birimlerince koruma altına alınarak SİT alanı ilan edildi. 1986 yılından itibaren de arkeolojik kazılara başlandı. Bu kazılar halen devam etmektedir.
Hem Sit alanı olması, hem de baraj suları altında kalacak düşüncesi, ilçenin gelişimini engelledi. Son yıllarda Türkiye’de yapılan araştırmada bütün tarihi zenginliğine rağmen ülkenin en geri, fakir üç ilçesinden biri oldu. 2003 yılı ve sonrasında Hasankeyf’in artık sular altında kalmayacak olması, hem ilçenin gelişmesine, hem de bölge ekonomisine olumlu katkıda bulunması bekleniyor.
İlçe, ekonomik olarak gerilediği gibi, nüfus olarak da gerilemiştir. Bölgedeki son 15-20 yıldaki olağanüstü durumlar da eklenince bu gerileme dramatik bir duruma gelmiştir. 2000 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre ilçenin toplam nüfusu 7500′ün altında kalmıştır. İlçenin cumhuriyet dönemi nüfusu aşağıda tabloda gösterilmiştir.
HASANKEYF’E ULAÃIM VE KONAKLAMA
Hasankeyf , Batman-Midyat karayolu üzerinde yer aldığından önemli bir geçiş noktasında yer almaktadır. 35 km uzaklıktaki Batman’dan ulaşmak mümkün olduğu gibi, bir başka tarih hazinesi olan Mardin’den Midyat’a, oradan da Hasankeyf’e ulaşılabilmektedir. Hasankeyf’in Mardin’e uzaklığı 120, Midyat’a uzaklığı ise 50 km.dir.
Hasankeyf’e en yakın havaalanı Batman’da bulunmaktadır. Bölgenin önemli bir ulaşım noktası olan Diyarbakır havaalanı da Hasankeyf’e 135 km. mesafededir. Ayrıca Mardin’de de havaalanı bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Batman’a demiryolları ile Türkiye’nin her yerinden de ulaşmak mümkündür.
Hasankeyf ilçe merkezinde şimdilik 10 yataklı Öğretmenevi ve 20 yataklı bir pansiyon dışında pek konaklama imkanı yoktur. Hasankeyf’e ve bölgeye turistik amaçlı gelenler toplam 1200 yatak kapasiteye sahip Batman il merkezinde konaklayabilmektedirler. Her kesimin ihtiyaçlarına cevap veren oteller gelen misafirlere hizmet vermektedir.
*
Pu ha ha ha ha :)
İşte benim kızım!İlk yemeğe çıkışımızda cep telefonu çaldı. Elini çantasına attı. Kurcaladı,kurcaladı. Telefon uzun uzun çalmaya devam ediyordu. Bir türlü bulamadı. Sonra o güzel cümle döküldü dudaklarından: ‘Evde mi bıraktım acaba?’ Onun tam aradığım kız olduğuna karar verdim.angelus77Bilinçli tüketim, bilinçli üretimle olur 18.000 YTL kredi kartı borcum olduğunu öğrenen babamın ilk tepkisi; “Keşke korunsaydım”.bendemiüyeolsam6. His6. His filmini izledin mi dedim. Hayır ama çok övdüler dedi. Bende filminCD’si var, istersen vereyim izle, ben de çok beğendim dedim. Ãimdi izlersem bir şey anlamam, ilk 5 tanesini izlemem lazım önce dedi. Sustum. Gülmedim bile. Artık görüşmüyoruz.cryangelllÖncelikEvlenmeyi düşündüğü erkek arkadaşının ”benden önce biriyle oldun mu?” sorusuna, ”buraya gelmeden önce mi?” cevabını vererek evlilik umutlarını magmalara atan hatunun gerçek sarışın olduğunu söylememe bilmem gerek kaldımı?Milah76Çaylar demli olsun Geçenlerde köyde komşunun evinin önünden geçiyordum. Yaşlı amca hanımınaşöyle dedi: “Hanım suyu ısıt; olursa olur olmazsa çay demleriz.” Hala gülmekteyim.11sefaMaalesef Kaybettik Aniden fenalaşan annelerini apar topar hastanenin acil servisine taşıyan,ancak yarım saat sonra doktorun “maalesef annenizi kaybettik” demesiyle annelerinin öldüğünü öğrenemeyen(!) bunun yerine “ulan nasıl kaybedersiniz koca kadını daha demin buradaydı!” deyip doktoru bir güzel döven komşularımvar duyurulur…sazansuzan Ramazan geldi Her zaman canım, aşkım diyen kocacığım Ramazan geleli beri, orucu bozulmasın diye bana ”kanka” diyor ya…uglyteacherDangerÖnümüzde ilerleyen tankerin üzerindeki ‘DANGER’ yazısını görüp de “Allah’ın akıllısı, tanker yazacağına danger yazmış” diyen ve arkasından kahkahalarla gülen teyzemi nerelere göndersem acaba? zübittinEfendi ÇocuklarLütfen bir alkış da benim anneme zira kendisi geçen gün televizyonda zap yaparken, Aydın ve Fatih Ürek’i görünce, “Ben bunları çok severim, mankenlerle falan dedikoduları çıkmıyor, terbiyeli çocuklar” dedi. angelus77
Explore the seven wonders of the world Learn more!
Windows Live Mail’i ilk deneyenlerden olun. Windows Live Mail. _________________________________________________________________ Kendinizi ifade edin: giriş sayfanızı Live.com ile istediğiniz biçimde tasarlayın. http://www.live.com/getstarted
Nişanlısını genç yaşta kaybeden Giresun’un yitik şairi
MEVLANA FOTOÃÂRAFLARIMIN SERGÃÂLENDÃÂÃÂàGÃÂRESUN “CAN AKENGÃÂN” SANAT GALERÃÂSÃÂNDEN GÖRÜNTÜLER. http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1038&mid=8373&ItemID=6503&ItemIndex=16 FOTOÃÂRAFLARLA GÃÂRESUN TIKLAYINIZ…
CAN AKIN - GÃÂRESUN CITY Views: 3,237 http://www.youtube.com/watch?v=dxbnP8WsL7s
CAN AKIN - MEVLANA Views: 11,198 Can AKENGiN : Giresun’un yitik şairi
Karadeniz bölgesinin kıyı kesiminde Arda’da dizilen kentlerin kültür kaynakları, birbirine benzer. Samsun belki biraz Anadolu’nun iç kesimlerine dönmüştür yüzünü, ama özellikle Ordu, Giresun ve Trabzon’un kültür tarihine şöyle bir bakıldığında, şaşırtıcı yakınlıklar ve etkilenmeler görülebilir. Cumhuriyet öncesine uzanan tiyatro çalışmaları, çeşitli adlarla etkinlik gösteren kültürel amaçlı dernekler ve spor kulüplerinin en az spor kadar yakın durdukları sanatsal uğraşlar, bu yakınlıkların birkaç örneğidir. Giresun, Trabzon ve Ordu arasında, bu kültür harmanına etkin olarak katılan bir kettir. ÃÂstanbul Darülbedayi kurucularından aktör Raşit Rıza’ nın anılarına göre, ülkemizin ilk şehir tiyatrosu bu kentte kurulmuştur. Raşit Rıza, anılarında, 1908′lerde eşi Suzan Hanımla birlikte bu kentte sahneye çıktığından söz eder. Bilgi Yurdu da Giresun’da Cumhuriyet öncesinde kurulan ve uzun yıllar nice kuşağı; kültürle, sanatla yoğuran bir dernektir. Sonradan Giresunspor adını alacak olan Akın Spor Kulübü de çeşitli sanatsal çalışmalara destek olur. Tüm bu birikimler, Cumhuriyetin atılım yıllarında Halkevi ile ışıltılı bir müzikten resme değin değişik alanlarda katılır bu aydınlanmaya. Bunların bir bölümü bir çıkış yolu bularak, coşkun ırmaklar gibi ulusal alana akarlar; kimisi yerel başarı ile yetinir. Bu ikinciler erken sönen yıldızlardır, bir kuyruklu yıldız belki. Bir an parlayan, çok az kişice görülebilen ve sonsuzlukta yitip giden. Bu sayfalarda böyle nice kuyruklu yıldızın boşlukta çakılı kalan solgun ışığını yakalamaya çalıştık. Bu ayki konuğumuz yine böyle bir kuyruklu yıldız: Giresunlu şair -yazar Can Akengin.
Yaşam öyküsü :
Can Akengin, 1892 yılında Giresun’un Sultan Selim Mahallesinde doğar. Babası Bayazıtoğullarından Mahmut Kaptan, annesi Hürmüz Hanım’dır. Çocukluğunda çevresinde Hacı Ömer ya da Ömer Avni adıyla bilinen -ki gerçek adı budur-Akengin, ÃÂlkokulu kapukahve ÃÂptidaisinde okur. Ortaöğrenimini Kale Camii civarında kurulu bulunan Rüştiye de tamamlar. Liseye ise, çevre il ve ilçelerin diğer gençleri gibi Trabzon Lisesi’nde başlar. Ancak bir yıl sonra ÃÂstanbul’a gider. Bu kentte Osmanlı’nın son yıllarına tanık olur. Lise öğreniminin ardından o zaman ki adıyla Darülfünun Edebiyat Fakültesi’ne girer. Ancak, 1. Dünya Savaşı’nın ateş topu, nice genç gibi onun da kucağına düşer; okulunu bitiremez. Akrabalarının yerleşmiş olduğu Bursa’ya gider. Yıllarca bu kentte kalacaktır. Çeşitli işlerde çalışır. Bu sırada bütün yaşamını belirleyecek bir duyguyla tanışır: Aşk! Pek çok şiirler yazar, edebiyatın büyülü dünyasını aşkla yaşamaya başlar.¦¦¦ Bursa yıllarında sürekli yazan Akengin’in edebiyatla tanışması daha önceki yıllarına rastlar. 1910′larda “Giresun”, ardından da “Karadeniz” adlı gazetede A. Melih ve Can Akengin adıyla yazılar ve şiirler; “Projektör” imzasıyla gülmece ve eleştiri yazıları yazar. ÃÂlginçtir, bu şiir ve yazılarının bazıları latin harfleriyledir! Bunun nedeni konusunda herhangi bir kayıt yok. Ancak onun ÃÂs tanbul’daki yıllarında, Enver Paşanın bu tür bir çaba içinde olduğu biliniyor. Ola ki, genç şair de bu düşüncenin doğruluğuna inanmış ve denemelerde bulunmuştur. Bu dönemdeki takma adlarından olan Can Akengin, giderek Ömer Avni’nin önüne geçer ve yaşamı boyunca kullanacağı adı olur. Can Akengin yıllar sonra, 1919′da döner Giresun’a. Mütareke günleridir. Bir yandan Karadeniz sularını yaralayan işgalci donanmaları, öte yandan yüzlerce yıllık kardeşliği hançerleyen Rum çetecileri. ÃƒÂşte bu ortamda, Karadeniz bölgesinin her kentinde olduğu gibi Giresun’da da isyanı ateşleyen bir gazete vardır: Işık. Akgengin, şiir, anı, gülmece türünde çeşitli ürünlerle katkıda bulunur gazeteye. Bu çaba dört yıl kadar sürer. 1923, Karadeniz’in bir başka kentinden, Samsun’dan dört yıl önce çakan ilk kıvılcımın, çağdaşlık ateşiyle büyüdüğü yıllardır. Özgür bir yurt vardır artık, kentinden kentine rahatlıkla gidilebilen. Can Akengin de yıllar önce aşık olduğu kıza kavuşmak için, uçarı bir yürekle, Bursa yoluna düşer. Sevdiğiyle evlenecektir. Nişanlanırlar. Ama, kısa bir süre sonra ölür nişanlısı!
“Gökte dönen ak yumaktan Sağlanan gümüş kılaptan ÃƒÂşliyordu enginlere Rüyamsı bir sedef dere Ey bu yatkın, tenha suda Yüzen gölge! kan uykuda Dinlenirken bütün şehir, Uyuşmuşken dağ, taş.. sen, bir Birbu”Can”ı uyanık bil Yelkeni yok, ama mendil Açmış hicran denizinde Ağlar yiten yar izinde Sevinçliyse yolcuların Menziline yetiş, “yar”ın
Nişanlısını yitirmek, Can Akengin’in geleceğe ilişkin bütün düşlerini yıkar. Yaşama küskün bir yürekle döner Giresun’a. Ancak, onun yıkılan düşlerine, yaşama küsmüşlüğüne inat, Giresun, genç Cumhuriyetin yarattığı coşkuyla soluk alıp vermektedir. Akengin de bu küçük kentin önde gelen kültür adamlarındandır. Geri durmak olası mı? Kentin kültür / sanat yaşamının lokomotifi olan Bilgi Yurdu Derneği başkanı olur. Kendini yoğun bir çalışma temposu içinde avutur bir süre. Derneğin özellikle tiyatro etkinliklerinde öne çıkar. Yönetmenlikten dekorculuğa değin her alanda çalışır. Sanatseverlerin yeteneğine yönelen sevgisi giderek komşu kentlere de yayılır. Giresun gazetesinde 1926 yılında yazdığı “Giresun’da Eski Tiyatrolar” adlı anı, onun tiyatro sevgisinin bir göstergesidir:
GÃÂRESUN’DA ESKàTÃÂYATROLAR
Sahne; parterden fışkıran tavandan yanan bir ışık tufanı içinde canlanan peyzajı, can yakan aşüf-tesiyle göz alır, gönül avlarken biz; -Selahattin, Þükrü, ben- yalnız üçüncü mevki ile alakadar olurduk. Onların çoğunu köy bıçkınları teşkil ederdi. Ve, tahta peykelere öyle dik, tuhaf bir dizilişleri… Birbirlerini dürte dirsekliye, eğilip fısıldaştıkları öyle acayip bir ‘gizli işleri vardı ki, bayılırdık. Dilberliği çeşit çeşit boyaların marifeti… Dolgunluğu yığın yığın göğüs vatkalarıyla arşın arşın baldır bantlarının malı olan sahne sürtüklerine dikilen o yağlı bakışların, keskinliği, aç gözlülüğü, hart hart ısırganlığı ne idi, ne idi Yarabbi! (…) Bugün,şimdi bu anda, araya bir çok yılların girmesine rağmen, gözlerimi yummadan onları görebiliyorum ve sinsi, zalim senelerin benden uzaklaştırdığı o saygısız, engin şetaretimle, işte bakınız yine gülüyorum. (…) ÃƒÂşte işte biz, tiyatroyu böyle biliyorduk. Ve bunun için, siz muharrirler bu fikirleri tashih etmelisiniz. (…) Efendiler, tiyatro bizim bildiğimiz nesne değildir. Aktör ve aktristler bizim tanıdığımız serseri heriflere, sürtük karılara katiyyen benzemezler. Frenk illerinde mektep gibi, mabet gibi tiyatro da muhteremdir. Tiyatro binaları belediye binalarından daha muhteşem, belediyelerin tiyatro tahsisatı, bir çok hükümetlerin bütçesinden daha üstündür. Prensler, krallar aktörlerin dostluklarıyla iftihar ederler. Onları sofralarında sağlarına alırlar, resimlerini salonlarının göze çarpacak yerine asarlar, kartvizitlerini albümlerinin ÃÂlk sahifelerine iliştirirler.” Bir süre sonra Bilgi Yurdu Derneği’nin etkinlikleri tavsamaya başlar. Ancak bu birikimden bir sanat dergisi doğar: ÃÂZLER. Derginin öncülerinden biri de Can Akengin’dir. Derginin çıkışını bir yazısında şöyle anlatıyor: “(…) Biz Cebelihırayı (Çankaya) tercüme edenlerden… Vatana ve yaradana yarayıcı olmak için ant içenlerdeniz. Bulutlara basıp yükselen ak saçlı yaylalarımızın üstündeki şu derin berraklığa bak! Yüce Türk çini karlarının bulduğu ve en loş dehlizlerde bile, için için yanan Türk mavisine bak… işte bu ilahi renk dünyayı kamaştıran bir kudretle Çankaya’da ikizleşip çafcınca asırlardan beri yollarını kayıp eden Türk gençliği mefkureyi gördüler. Mefkureyi gören ona gönül bağlayan gençlerden üç arkadaş, Cemil, Hüseyin, NurÃÂahmet ve ben, mecmuamızı ana vatana layık bir şekle koymak, onun dertlerini, onun iyilik ve güzellik izlerini kucaklayıp dağıtmak için yola çıktık. (…) ÃÂzler için ÃÂç Anadolu’ya gidiyorduk: Þebin Karahisar, Alucra, Su Þehri, Zara, Hafik, Sivas, Yenihan, Tokat, Turhal, Amasya, Merzifon, Havza, Kavak ve … nihayet Samsun’dan yığın yığın hicranlarla döndük. Þimdi üç arkadaş bu güzel ve çok faydalı seyahatimizi başladığı yerde Işık yurdunda düğümlerken övünüyor, seviniyoruz. Çünkü, güzide arkadaşlarımız, vakitleri ve samimi alakaları ve masamızı dolduran olgun, özlü yazılarıyla yüzümüzü güldürdüler. Daha geniş, daha şümullü bir programla Anadolu’nun biricik mecmuası olmaya azmeden ÃÂZLER, hepsine hürmet, her birerlerine teşekkürler sunar.” ÃÂzler dergisine dört elle sarılan Can Akengin, romantizm, çılgınlık ve karamsarlığı birarada harmanlayan yüreğinin çağrısına uyarak bir süre sonra Giresun’u terkeder. Ancak yolu gurbete değildir bu kez. Ya da yüreğinin gurbetine düşer yolu. köylere çekilir. Giresun Halkevi tarafından sanatçının anısına yayımlanan “Can Akengin - Þiirler- Nesirler” adlı kitapta, onun kenti terkedişi şu tümcelerle anlatılır:”Çok hassas bir mizacı olduğundan, karışık meseleleri ve ihtirasları olan şehir insanlarından uzak bir yaşantıyı seçmiş, genellikle Giresun’un iç kazaları olan Þebinkarahisar ve Alucra’da, kâh han odalarında, kâh bir değirmenin bendine bakan çile odasında, çoğunlukla yalnız, bazen ‘dağlılar’ dediği ve içten adamlar olarak ayırdığı köylülerle hemhal olarak ömrünü sürdürmeyi tercih etmiştir.”
“GURBET ÃÂÇÃÂNDE
Vardıkça eşi yok beldeye gönlüm Unutur, aldırmaz adam tipiyim Koparken dostlardan… hep neye gönlüm Sen yetim gibisin? ben hor gibiyim? Kuş olup gövdemi göklere salsam Fındıktanfilizlenen sonlama olsam Köyünde dolaşsam, kentinde kalsam Bu gurbet ÃÂçinde ben kor gibiyim.
AÞlNA DAÃÂLAR
Gelen dağlar, sırt sırta… Geçen dağlar kolkola Dediler: Ey tedirgin! Yine mi düştün yola? Yetti, dedim, o Baküs sofrasındaki mola Daha bin kez kahırlar, kıranlar aşılacak, Bağrımın bir andı var: başla savaşılacak. Dağlar gibi sırt sırta… dağlar gibi kol kola
Can Akengin, yaşamını bundan sonra genellikle köylerde, derbeder bir biçimde sürdürür. Zaman zaman Giresun’a ziyarete gelen sanatçı; spor kulüplerinde, Halkevi’nde toplanan gençlerle söyleşir, şiirlerini okur ve ardından bir efsane gibi yine dağlara döner. 31 Ağustos 1942′de tedavi için götürüldüğü ÃÂstanbul’da yaşama veda eder. Giresun’da Yeni Mezarlıkta gömülür. Dostları, mezar taşına yalnızca iki dizesini kazıyarak, yaşamının anlamını özetlerler: “Asıl gücüme giden Ayrılmaktır sevgiden”
Sanatı :
Can Akengin’in ölümünden birkaç yıl sonra Giresun’a gelen şair Behçet Necatigil, arkada şlarından onun şiirlerini dinler. Onunla ilgili yayımlanacak kitabın düzenlenmesine yardımcı olur. Aynı günler Giresun Halkevi’nin yayın organı olan AKSU’da (cilt 5, sayı 52, Ağustos 1948) bir yazı yayımlar. ÃÂki bölümden oluşan “Can Akengin ve Eseri Hakkında Düşünceler” başlıklı yazının ikinci bölümünde, Akengin’in sanatçı kişiliğini irdeler: “Sanatkarın kendisini şiirlerinde malüm şekiller içinde yeni bir ruh sokmuş ve nesirlerinde bir realite içinde yıllarca kaynaştıktan sonra ruhta kendiliğinden doğacak köşeleri göstermiş gördüm. Kuvvetli bir etofun zinde bir yaşama sevgisinin beslediği bu ruh; şiirlerinde ‘hecenin beş şairi’ grubun muak-kipliğine (devamı) ceyyit bir ses sokmakla tebarüz ediyor. (…) Aşkın, yalnızlığın, tabiatın ve her şeyden önce elden kaçmış günlerin telkiniyle mustarip, fakat kuvvetlidir. (…) Can, kafiye ve vezin düşkünlüğünden kurtulsaydı bugünkü şiirimizin tabii deyişine yaklaşacaktı diyebilirim. Can, bir bakıma devrinin tesirine esir kalmış, ruhunun hürriyetine serbest ifadeyi reva görmemiştir. Þiirlerinde ve bazı nesirlerinde kendini kamufle etmeyi bir tenezzül saydığını gördüm. ÃÂnsanlığın bütün çehresini, bazen çirkinlikleriyle göstermekten çekinmiyordu. Belki bu lekeli tarafları bile haliyle veriştir ki; okuyucuya, yanlış anlaşılmayacağını bilerek kendini tamamen teslim etmiştir ki, Can’ı bütün bütün sevmemizi sağlıyor. Nesirleri içinde Servetifünuncuların, hele Halit Ziya ve Mehmet Rauf edasıyla yazılmış bir hayli yazı mevcut. (…) Ahmet Rasim’deki münakkahiyet ve enstantaneciliği kendi intibaklarına kuvvetle tatbik etmiş olan Çan’ın hususi nesri, kendini asıl böyle yerli yazılarda belli ediyor.” Behçet NecatigiÃÂl’in de belirttiği gibi, Can Akengin hemen bütün şiirlerinde hece Ölçüsüne ve uyağa sıkı sıkıya bağlı kalır. “Bir Çotanak”, “Paryanın Türküsü”, “Çakıl Toplayan Deli” gibi birkaç şiirinde ölçüden uzaklaşmayı yeğler, ama uyaklı söyleyişten ayrılmaz:
ÇAKIL TOPLAYAN DELÃÂ
ller tutarsız gönlümü hayalinle sara, yamaya Kıyıdan Taş toplayarak gidiyorum kıyıdan Batlama’ya Vapursuz limanda dönen martı hıçkırıkları Nemli kumsalda saman mırıkları Mercan kırıkları Yamaçlarda, tepelerde dağlarda Ürperdi, tiftiklendi Tutuşan batının kızıl havı Ve göklerin suya vuran tavı Can Akengin’in şiirlerine tema olarak seçtiği konuların başında genellikle kadınlar gelir. Kadın sevgilidir; ama çevresinde “hicran” halesiyle gezerler. Aşk kadar ayrılığı da büyütürler güzellikleriyle. Þairin kadınlara bakışında ortaya çıkan acı ve mutsuzluk, hiç kuşkusuz yitirdiği nişanlısının unutula mayışından kaynaklanmaktadır. Þairin sık sık kullandığı bir tema da doğadır. Özellikle deniz, dağlar ve akşam saatleri! Doğanın derin bir gözlemcilikle betimlenerek şiire sokulması, başarılı dizelerin de kaynağıdır:
KÖYDE BÃÂR AKÞAM Sönüyorken uzaklarda kıpkırmızı bir güneş Dönüyordu tarlalardan erkek, kadın birer eş Irmaklardan gümüş gibi şakırdayan bu sular Akıyordu birleşerek değirmene öteden Can Akengin şiirlerinde eleştiriye de sıkça yer verir. Bu eleştiriler genellikle toplumsal konulara ve yanlış insanlara yöneliktir. Yergi alanında gözle görülür bir başarıya ulaşan şairin dizeleri birden o romantizmini, yumuşaklığını yitirir, öfkeyle dolar:
AYNADAKÃÂNE Halkçı mı otlakçı mı? ben de bilmem necisin Tos vurana tas veren adamların çeçisin* Ne dümendeki dayı, ne de bir hamlecisin Ey dosta dünden çömez, düşküne imecesin
BÃÂR ANTRAK Devran ne düzenli oyun Belli belirsizdir eki Saydığına, deme “soyun” Tiksindirir içindeki Ağa çalar, ırgat oynar Sahne kızgın saç üstüdür Isa denlü yüreğin var Ey Can, yerin haç üstüdür
Hakkında yazılanlar
Can Akengin’in 1942′de ölümünden sonra Giresunlu dostları, saptayabildikleri şiirlerini ve gazete yazılarını bir araya getirerek bir kitap yayımlarlar. Çeşitli yıllarda da Giresun Halkevi’nin AKSU adlı yayın organında dostları ve tanıştığı sanatçılar onun hakkında çeşitli anılar ve yazılar yayımlarlar: “Can, hissin zincirlerini en sağlam bir şekilde kavramakla birlikte aynı zamanda lisanın züppelik taraflarına kaçanlardan da değildir. O, Türkçeyi en uygun şekilde telaffuz eden, kullanan ve ona layık olduğu yeri veren bir şairdir. On beş yıl önceki Can’dan dinlediklerimizi bugünkü cereyanlar önünde ilk safa sıralananlar arasında görmekle bugünkü Can’ın evvelki Can’la hiç de farklı olmadığını mükemmel bir surette seçebiliyoruz.” Enver Ko-nanç. “E. Cem (Eflatun Cem Güney) aynı zamanda Giresun’umuzun en sevdiği bir şair siması olan rahmetli Can Akengin’le de tanışmış, bana söylediğine göre, Can’ın neşretmekte olduğu bir dergide bundan 20 - 25 sene kadar önce şiirler yayımlamıştır. Gezgin ruhlu Can, bir gezisinde Sivas’a uğradığı zaman orada, E. Cem Bey’in folklorla uğraştığını “Canımız ÃÂçin: Yazan: Behçet Kemal Çağlar Aylar varki yazı masamın bir ucunda turuncu bir kitap du-ruyor. Üstünde çok sevdiğim bir şair arkadaşın resmi. Bana hem bir sanat değerini, hem bir arkadaşlık vefasını hatırlatıyor. Saim. Bozbağ’ın Ölen şair arkadaşı Can. Ahenginin şiirlerinden meydana getirdiği kitap . . (*) Yıllarca ev-vel, bir güzel yaz günü, Yeşil Giresun’a kavuşmuştum. Bir iki gün içinde Giresun tabiatı ve Giresun dostluğu beni bağrına bası vermişti. Hakkı Mahir, Nuri Çimşid, Saim Bozbağ. .. Hemen kaynaşı vermiştik. bir akşam Giresun’un Kalesinden eş-sîz akşamını seyre çıkarken Saim Hozbağ, bana ilk defa Can’dan bahsetmiş ondan bazı mısralar okumuş, hayatını anlatmıştı: Aşıklığı şairliğinden, şairliği aşıklığından üstün, görülüyordu. Hem şair ve aşık olmağa, hem uslu, mazlum şehirde pineklemek onun kârı değildi. O, ruhunun cihadını tamamlamak için dağlara düşmüştü. Aiucradatti bir kulübede konaklıyor, değirmen arklarında yıkanıyor, arada bir Giresun’a gelip göğnünden kopan mısraları dostlarının hafızasına emanet edip gidiyordu. Bîr gün kendisini de tanıdım. ÃÂri, güzel bir yüzü, koyu, biraz kıvırcık saçları, cefa ile çizgilenmiş geniş bir alnı vardı. Susup gülerken de konuşuyor, bakıp konuşurken de susuyordu. Anasından sair doğmuş insanlardandı. Başkasının güzel bulduğu şiirlerini öy- duyuyor ve çıkarmakta olduğu bir dergi için yazı hususunda yardımda bulunmasını istiyor. O da bunun üzerine ona birkaç şiir vermiş imiş. Ve ondan sonra bir daha da Can Bey’le görüşmek nasip olmamış. Eflatun Bey, bu hatırayı naklederken Can için: ‘Ateşli, halkiyatla uğraşan bir gençti.’ demişti. Ve Çan’ın şiirlerinden kendisine okuduğum zaman da: ‘Bu ve bunun gibi Anadolu’nun gerçek değerlerini ortaya çıkaracak münekkitler bizde yetişinceye kadar hazineler çok kimselere saklı kalacaktır.’ diye yerin-mişti.” M. Mustafa Çaldağ. “Giresun’a gelmeden önce Can Akengin’i bilmiyordum, bu benim kabahatim. Giresun’da ölümünden altı yıl sonra, şahsiyetinin her cephesiyle onu yaşayan bir insan gibi tanıdım. Bu tanımadan çok memnunum.” Behçet Necatigil. “… Muhitte efsaneleşen hayalı, bazılarının belki hoşuna gitmiyor ve hor görülüyordu- Bunlar, şairi anlayamayan ve maddi düşünen kimseler olabilir. Halbuki maddi bakımdan bir Can zaten yaşamıyordu. O, maddesiyle bir hiç, fakat ruhiyle büyük bir sanatkardı. Ve denilebilir ki, tamamen manevi bir alemde yaşıyordu. Onun kalbine erişip de hayranı olmamak bence mümkün değidir. (…) O, dünyada hırs ve cahtan tecerrüd eden, aşk, his ve sanat gibi en ince maddelerden kurulmuş tahtı üstünde senelerce hüküm sürmüş bir kudretti. Þimdi ise çok özlediği ebedi hayatı yaşamaktadır.” Muzaffer Akgün (Lüleburgaz Yargıcı). “Giresun tarihine ‘Ref’i'den sonra karışan Akengin Can, bize milli şiirin mahalli ifadelerle çerçevelediği orijinal örneklerini sundu. Milli vezin daha bizde hakim değilken o yazıyor ve kalem tecrübelerini yapıyordu. Fakat o zaman muhafazakar bir zümre onun yazılarını ‘Bir handei istihza’ ile karşılıyorlardı. Çünkü onlar, Can’ın görüş ve duyuşuna ulaşamamışlardı.”
Rahmi Korkut Öğütçü. “… Bir akşam Giresun’un kalesinden eşsiz akşamını seyre çıkarken, Saim Bozbağ, bana ilk defa Can’dan bahsetmiş, ondan bazı mısralar okumuş, hayatını anlatmıştı. Aşıklığı şairliğinden, şairliği aşıklığından üstün görülüyordu. Hem şair ve aşık olmaya, hem uslu, mazlum şehirde pineklemek onun kârı değildi. O, ruhunun cihadını tamamlamak için dağlara düşmüştü. Alucra’daki bir kulübede konaklıyor, değirmen arklarında yıkanıyor, arada bir Giresun’a gelip göğnünden kopan mısraları dostlarının hafızasına emanet edip gidiyordu. Bir gün kendisini de tanıdım. ÃÂri, güzel bir yüzü, koyu, biraz kıvırcık saçları, cefa ile çizgilenmiş geniş bir alnı vardı. Susup gülerken de konuşuyor, bakıp konuşurken de susuyordu. Anasından şair doğmuş insanlardandı. (…) Kendi tabiriyle (tışının dört ucunu sele vermiş) bir kalenderdi. Genç yaşında kaybettiği sevgilisine yanıyor, dağların karlarına yanan başını dayıyor, eski volkanların kraterlerinde biriken göllerde serinliyordu. (…) Sanatkarı tek kelimeyle tarif etmeye kalksak ‘tedirgin’den daha iyi kelime bulamayız. Can bir tedirgindi. Gönlünün havasına uymakla kalmamış, göğnü ile sözbirliği edip başıyla savaş açmıştı. Bu savaşta öldü. ‘Þehidi bade’ olan eski şairler vardır; bu, ondan ziyade ‘şehidi aşktır. Kendini kalenderliğe fazla bırakmasa, sanatına coşkunluk kadar ölçü de koymağa vakit bulabilseydi, bir büyük şair olacaktır. Ne yapsam, onun için soğuk kanlı bir tenkit yazmama, ukalaca hükümler vermeme imkan yok. Onu Giresun’la birlikte, Giresun dostları arasında her zaman sevecek ve anacağım.” Behçet Kemal Çağlar. Þiirlerinden ve düzyazılarından örnekler EY DOST Ruh: Özde nur, gözde menşur, kadehte şuur Dimyat Çin’de… Yeter rinde evindeki bulgur Kanıp gerçek bezme gelmek dilersen ey dost, Aynayı kır, takvimi yırt, saati durdur. BÃÂR YOLCUDAN Dama attım hırs pabucunu Sele verdim dışın ben dört ucunu Gönlümle girinip gurbet hurcunu Dağlılar içinde iç’imi yaptım Kalsam da bu yolda kemikle deri Hiç vahlamam… çünkü bir derbederim Yoğura yoğura küçük feneri Güneşten güçlünün biçimi yaptım BÃÂR YOLCUYA Yürü… yürü yoruldukça dayan için için vınlayan telgraf direklerine Onların fincan fincan eklerine Uydursan da adımlarını Yine bulamazsın yarını, Kal iyisi mi En kesimi: Kal bu handa Yâr değil, yurt değil, salt mezar var Yarından bu yana ASIL GÜCÜME GÃÂDEN Sağlıyorsa ne gam Dermanım yumak gibi. Ben ölümden hiç korkmam: Ölüm yumak gibi Değerlidir, tatlıdır. Ölüler sıhhatlidir Asıl gücüme giden Ayrılmaktır sevgiden Demem bir can için, hık Tanrım, ona el sürme! Burda hiç uzlaşmadık Orda olsun küstürme Çözmeyelim bu suçu Sana varıyor ucu Diledin dünya çattın Yoklan bizi yarattın Bunlar… belki de iyi Fakat niçin sevgiyi Senden büyük yarattın? Sağlıyorsa ne gam, Dermanım yumak gibi Ben ölümden hiç korkmam, Ölüm uyumak gibi. Değerlidir, tatlıdır, Kadavra sıhhatlidir Asıl gücüme giden Ayrılmaktır sevgiden GÃÂRESUN TERENNÜM EDÃÂYOR Kızgın ufuklar soğumuştu. Yıldızlar; güneşin (eskin iğneli ziyasiyle kamaşan, görünmeyen gözerini şurda, burda, tek tük açıyorlardı. ‘Kaldırımda’ çabuk çabuk giden güvezi yazma, mendili şişkin bir adamdan başka kimse yoktu. Her fırtınada örnek değiştiren kumsal, zarif, seyrek oymalarını çevire çize, sandalsız, tenha, yorgun uzanıyor; ‘Ali Bey Konağı’ harabesinde dirsek verip ‘Pa-şadede’de şöyle, bir fatihalık meksediyor. Sonra hafif, rüyamsı bir dönemeçle ‘Çıtlakkale’ içlerine doğru serilip eriyordu. Deniz bir göl hamuru donukluğu ile renksiz ve hareketsizdi. ‘Batlama’ koyunda kabara genişleye ‘Boztekke’ sırtlarını yığıp yaptıktan sonra ‘Þehitlik’ yamaçlarının ulu ağaçlarıyla sorguçlanarak ‘Dikmen’ otağını kurduktan sonra dünyanın hiçbir yerine nasip olmayan güzellikler, kavranılmaz inceliklerle ‘Ayvası!1 burnunda tükenen emsalsiz dekordan, şiir, mana sil-linmiş; acem sitampleri gibi gölgesiz, ölgün susuyordu. (…) Masallarda methini işittiğimiz iri, şahane mücevherler gibi, sihirli mavimtrak kıvılcımlarla ışıldayan akşam yıldızı kadar yalnız, bu ak benekli suskun tepelere o derece yakındı ki: Korkmuyor mu? Üşümüyor mu? diye, elimde olmayarak düşündüm. Baktım ki, hicran… Benim, bunca senedir hâlâ bir isim bulup da veremediğim irsi, şifasız hicranım yine damla damla sızmağa, sızıldamağa başlıyor, hemen döndüm. Limanda vapur vardı. ÃÂskele kaynaşıyor, karıncalanıyor, çarşı, kovanlar gibi uğul-duyordu… Pencereleri şen elektrik ışıklariyle perdeli, yüksek kargir hanlardan uc veren hakal katarları bu ılık akşam posarığında yassı, tıklım tıklım çuvallariyle, hiç görülmemiş bir halata benziyordu. (…) Tavşan kulaklı, tıknaz çaparlar da kendilerine bu fındık çuvallarından nisbetsiz güverteler kurarak birer birer, bodur bodur açılıyordu. Bir ışık-buhar sağnağı halinde takırdayan dev cüsseli frenk vapuruna rampa olup boca etmek için… Hamalların, yüke, yorgunluğa kafa tutan sırnaşık yarenliklerine hayran olarak… Mavunacıların en çetin hamlelere bile bana mısın demeyen kalaşlı, yakamozlu şakalarına imrenerek, bilmem ne kadar dolaştım. (…) Evet, Giresun’un şu göz alan, gönül avlayan güzelliklerini sezmek için, sezip de anlatamamak, kelimelerin kifayetsizliğinden, yavanlığından üzülmek, tıkanmak için uzun seneler ondan ayrı düşmek, hasretini çekmek lâzımdı. Yad ellerde kızgın, düşman çemberle kuşatılmış seneler… Hayata, haysiyete saldıran rnedetsiz, çaresiz istila seneleri geçirdiniz mi? Vapur ilanlarında ‘Giresun’ ismi geçtikçe sevgiliden bahsedilmiş gibi sarardığınız demler oldu mu? Söyleyiniz, söyleyiniz… Sayısına parmaklarınızın yetişemediği kadar çok, gurbet yıllarını, tahammül dağlayan sıla hummalanyla yana içlene geçirdiğinizi hatırlayabiliyor musunuz? ÃƒÂşte ey okuyucu, benim şu anda neler hissettiğimi, nasıl heyecanlarla kendimden geçtiğimi anlamak için bütün bu ateşler, bütün bu acılarla kıvranmış olmak, yıpranmış olmak lazımdır.” (1926) CAN AKIN
MEVLANA “TOREN” FOTOGRAFLARIMI SERGILEMEK ISTIYORUM.. YARDIMCI OLURMUSUNUZ..? TIKLAYINIZ… http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=1038&mid=8373&ItemID=6277&ItemIndex=2 MESAJLAR “KONUSMA ENGELLILER GRUBU” TARAFINDAN GONDERILMEKTEDIR..” OZEL MESAJLARINIZI LUTFEN CAN AKIN mr_canakin@hotmail.com ADRESINE GONDERINIZ…
__________________________________________________ Do You Yahoo!? Tired of spam? Yahoo! Mail has the best spam protection around http://mail.yahoo.com
KIRMIZI POSTA HİÇ DUA ETMEYİ DENEDINIZ MI_?
*KÜÇÜK BİR ÇOCUK, **Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip: - Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?* *Küçük çocuk, başını çevirmeden; - Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü. Adam, çocuğun yanına oturup: - Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım bile atamıyorum. Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla: - Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk, büyük bir sevinçle: - Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi? - Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.* *Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah’tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Ãimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı. Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.* *Sonunda onu bulup: - Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim. Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip: - Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde “av” diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!. Balıkçı için her şey tesadüftü. Bnun için de “rasgele” derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken: - Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım? - Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak: - Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden. Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada.Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp: - Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!. Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da… Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp: - Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?* *SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?… BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEÃMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE… YENİ ÖÃRENDİM BENDE…. DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN.. BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİÃİNİZ KADAR KULLANIN… ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARÃILIKSIZ VERİLMİÃ HEMDE*
