MUTFAK KÜLTÜRÜMÜZDE MEÞRUBATLAR
Mutfak Kültürümüzde Meşrubatlar
Türk mutfağının zenginliği, sadece yemek türleri bakımında olmayıp geleneksel içeceklerimiz bakımından da söz konusudur.Bu bölümde, alkolik olmayan içeceklere değinilecektir.
*SICAK OLARAK İÇİLENLER *
Çay, kahve, ıhlamur, tarçın, ada çayı önde gelen ve en yaygın olanlarıdır.
*ÇAY*
Çayın M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda Çin’de yaygın olarak kullanıldığı bildirilmektedir.Çin’de 1550 yılında su içinde yaprakların demlenmesi biçiminde kullanılmaya başlandı.17. yüzyıl başlarında çay, Avrupa’ya tanıtıldı.Türkiye’de 1918 yılında Batum’da çay üretimine geçildi.Ülkemizin en sevilen içecekler arasındadır.Öyle ki en küçük yerleşme birimlerinde dahi kahvehanelerde hiçbir şey bulunmasa bile, çay mutlaka bulunur.
Köy, kasaba, ilçe ve metropoliten yörelerimizdeki kahvehaneler, çayhaneler ticari varlıklarını sanki çaya borçlu gibidirler.Türkiye’de en çok çay içilen yer denince akla Erzurum gelir.Niçin Erzurum’da çok çay içiliyor?Erzurumlular bunu Erzurum’un havasına ve suyuna bağlıyorlar.Erzurum kültürünün karakteristiklerinden birisi de çay içme geleneğidir.Çay, bir kültür karmaşığı oluşturmuştur.
Çünkü çay içmeye ilişkin gelenekler, davranışlar mevcuttur.Ülkemizin en çok çay içilen, çayı seven illerinden birisidir.Karadeniz’de yetiştirilen çay, Doğu Anadolu da içilir. Erzurum bunların başlında gelmektedir.Erzurum’da çay şekeri de farklıdır.Erzurum fabrikasında yapılan ve çuvallarla satılan sert kelle şeker, özel bir çekiçle “Taka tuka” denilen özel bir kabın içinde karılır.
Bu şekerin bir parçası çaya batırılıp dilin altına konur ve çay yudum yudum içilir.Dil altındaki şeker de bardaktaki çay bitince erir.Çay koymak anlamında ‘Çay dökmek’ ya da ‘Çay tazelemek’ deyimleri kullanılır.Çay ikramını kabul etmemek ayıp sayılır.Kahvehanelerde çay servisinin değişik biçimleri vardır.
Özellikle kahvenin dışına çay götürülürken bardaklar içleri dolu olduğu halde, tabağa ters çevrilerek konur ve kişiye verilirken ters yüz, daha doğrusu ters düz edilir.Usta garsonlar el alışkanlığı ile bir damla çay dökmezler.
İstanbul’da Boğaz’da çaycılık yapan bir Erzurumlu, gelen müşterisine çok güzel bir çay demlemiş ve müşterisinin önüne masaya çayları koymuş.Adam da ‘Biraz limon getirir misiniz’ deyince Erzurumlu, adamın önünden çayları alıp geri götürmüş.Burası işkembe çorbası dükkanı değil diyerek müşteriye kızmış.
Erzurumlu, çay bulamayınca, kuşburnu ağacının ya da böğürtlen ağacının kökünü kaynatıp içer.Erzurum köylerinde çay, işten sonra yorgunluk giderici olarak kullanılmaktadır.Çay, kendi maddi kültürünü de yaratmıştır.Semaverler, geleneksel Türk çay kültürünün özgün malzemeleridirler.Çaydanlıklar, çay bardakları, çay kaşıkları, tepsiler diğer maddi kültür örnekleridirler.Avrupa ve ABD de çay, büyük fincanlarda içilir. Bizde de daha çok üst sosyo-ekonomik kesimde kullanılır.
Resmi dairelerimiz ve çeşitli iş yerlerimiz çaysız olamazlar.Bütün gün iş yerlerinde durmadan çay içilir.Hem sohbetlerde, hem iş yapılırken çay içilmezse insanın kafası yerine gelmez.Bu yetmezmiş gibi, birde eve gelince çay içilir.Batıda olduğu gibi iş yerlerinde formel bir çay saati yoktur.
Çünkü kültürümüzde çay devamlı içilir.Devamlı çay içilmesi yasaklayan iş yerleri ülkemizde hiçbir zaman başarılı olamamışlardır.İş yerlerinde içilen çayın kalitesi önemli değildir.Nasıl olursa olsun herkes zorunlu olarak içer.Arkadaşlarına yegane ikram edilen şey çay olduğu için, çay ikram etmeyenler cimrilikle itham edilirler.Dünyanın en büyük çay üreticileri:Hindistan, Çin, Gürcistan, Türkiye ve İran’dır.Anglo-Sakson kültüründe 1904 yılından itibaren buzlu çay içilmeye başlanmıştır. Bizim kültürde buzlu çay geleneği yoktur.
*IHLAMUR *
Sıcak olarak içilen içeceklerimizden birisi de ıhlamurdur.Esas olarak evlerde sağlık amacıyla kullanılmıştır.İdrar arttırıcı, terletici, yatıştırıcı ve göğüs yumuşatıcı özellikleri vardır.Bu nedenle son zamanlarda iş yerlerinde de ıhlamur yapılmaktadır.Artık işgörenler, akşama kadar çay içmektense sağlık yönünden yararlı olan ıhlamur içmeyi tercih etmektedirler.
*ADA ÇAYI *
Tıpkı ıhlamur gibi sağlık yönünden yararlı olan bu bitki de sıcak olarak içilmektedir.Özellikle Batı Anadolu’da kahvehanelerde, çayhanelerde bol miktarda tüketilmektedir.
*TARÇIN *
Yine çeşitli yörelerimizde sıcak olarak içilen, özellikle lezzeti ve rengi ile tercih edilen bir içecek türü olarak kahvehanelere ve iş yerlerine girmiştir.
*KAHVE *
Anavatanı olarak Etiyopya ya da Sudan olarak belirtiliyor.Kahve ilk kez 15. yüzyılda Arabistan’da yetiştirilmiştir.Ülkemize 16. yüzyılda gelmiştir.Pişiriliş biçimi ile Türk kahvesi olarak dünyaya tanıtılmıştır.Oysa Türkiye’de yetiştirilmemektedir.1550 yılında İstanbul’da açılan kahvehanelerden sonra yaygın olarak kullanılmış ve dünyaya Türk kahvesi olarak geçmiştir.
Kahve, ülkemizde bir sohbet aracı olmuştur.Bu nedenle “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül ahbap ister kahve bahane” demişizdir.”Gel bir kahve içelim” demek sadece maddi olarak bir fincan kahve içmek değildir.O kişi ile sohbet, dertleşme, dedikodu yapmayı içerir.Yorgunluk kahvesi de dinlenmeyi ifade eder.
‘Bir fincan acı kahvenin kırk yıllık hatırı vardır’ deyimimiz de insanlar arası ilişkilerin, dostlukların pekiştirilmesi için söylenmiştir.Hanımlarımız kahve fallarıyla da geleceğe yönelik yaşantılarını bilmek meraklarını gidererek psikolojik doyum sağlamaktadırlar.Hele kahveler de köpüklü ise içenlerin keyfine diyecek olmaz.
Kahve bir sohbet aracı olduğu gibi, görücü gelenlerin kızı görmeleri içinde bir araçtır.Görücüler, kızın sunduğu tepsiden kahveyi alırken esas olarak onu görmek amacıyla o eve gelmişlerdir.Kültürümüzde çocukların, gençlerin büyükler yanında kahve içmesi istenmemiştir.Bu davranış bir saygısızlık olarak nitelendirilmiştir.Aslında kahve içerken yapılan sohbete küçüklerin karışmasını istemediğimizden çocukların kahve içmesini istememişizdir.
Ayrıca kahvenin çocukların sağlığına zararlı yönleri de söz konusudur.İçenin zevkine göre de şekerlisi, az şekerlisi, orta şekerlisi vardır.Kahvenin süt katılarak içilen türüne ’sütlü kahve’ diyoruz ki oldukça yaygın olarak tüketilmektedir.Halk tıbbında çeşitli hastalıklarda kahve kullanılmaktadır.
Kahvehaneler kahve içilen yer olarak adlarını kahveden almış olsalar gerek.Sohbet edilen yerler olarak kahvehaneler kahvenin pahalılaşmasıyla çay içilen yerler haline dönüşmüşlerdir.Yalnız son yıllarda kahvehanelerde sohbetler de azalmaya başladı.Okey oyununun yaygınlaşmasıyla herkesin kafaları önünde saatlerce kimse ile konuşmadan masanın başında oturan müşterileri görmek mümkün.Kahve de çay gibi kendine özgü maddi kültür yaratmıştır.Bin bir türlü kahve fincanlarımız, cezvelerimiz, kahve el değirmenlerimiz, kahve dibeklerimiz, tepsiler bunlardan birkaçıdır.
*SALEP *
Salep de özellikle kışın içilen sıcak meşrubatlarımız arasındadır.Daha çok ticari kurumlarda içilen koyu sıvı içeceklerdendir.Günümüzde daha çok büyük kentlerde tüketilmektedir. Özellikle sabah kahvaltılarında kullanılır.Artık evlerde pek yapılmamaktadır.Ülkemizde hem sıcak, hem de soğuk meşrubat olarak kullanıldığı gibi, sağlık amacıyla da tüketilmektedir.
*KUŞBURNU VE BÖĞÜRTLEN *
Son yıllarda kuşburnu, böğürtlen gibi poşetlerde satılan ve sıcak olarak içilen içecekler de yaygınlaştı.
*SOĞUK OLARAK İÇİLENLER*
Meşrubatlar deyince aslında soğuk olarak içilenler akla gelmektedir. Bu nedenle çeşit olarak soğuk içilenler daha fazladır.
*AYRAN *
Geleneksel Türk meşrubatları derken ilk akla gelen, ayrandır.Yapımının kolay olması, en ücra köşelere kadar yaygınlaşmasını sağlamıştır.Köylümüz, bulgur pilavını kaşıklarken ayransız olur mu?Konuğunu ayransız ağırlar mı?Sıcak yaz günlerinde tarlada çalışırken soğuk bir ayran içmeden bir gölgeliğe uzanarak dinlenmek olur mu?Kentlimiz de öyle değil mi? Ayak üstü öğle tatilinde dönerli ekmeğini yerken en uygun içecek olarak ayranı tercih etmez mi?
Ayran, aynı zamanda bir Türk simgesi olmuştur.Çünkü yoğurt Türk buluşu olarak dünyaya yayılmıştır.Hayvancılığa dayalı bir ekonominin gereği olarak icat edilmiştir.Yoğurt gibi ayranda bugün Avrupa kültürüne girmiştir.Ayrıca yoğurdun tatlı ve meyveli türleri de Avrupa’da yapılmaktadır.
Yoğurdun sağlığa yararlı yönleri herkesçe bilinmektedir.Aynı biçimde ayranın da sağlıklı bir içecek olduğu kuşkusuzdur.Son yıllarda karton ve naylon bardakların yaygınlaşmasıyla büyük kentlerde ve yurdun her tarafında oldukça fazla miktarda tüketilmektedir.Ayranın bir de köpüklü olarak yapıldığı özel yörelerimiz var.Örneğin; Balıkesir Susurluk ilçesine yolu düşen vatandaşımız oranın bol köpüklü, yağlı ve lezzetli ayranını içmeden oradan ayrılamaz.
Anadolu’da eskiden geleneksel olarak ayran yapmak için ‘Yayık” kullanılırdı. Bugün bu geleneğimiz kaybolmuş gibidir.Yalnız göçebe topluluklarında ve bazı köylerimizde devam etmektedir.Ayran, yoksul insanımızın yemeği de olmuştur. İçine ekmek doğrayarak yemek gibi yenmesi, kültürümüzde olan bir durumdur.
*BOZA *
Türklerin sevdikleri koyu sıvı, tatlımsı, mayhoş bir içki türüdür. Selçuklular zamanında Bekni adı verilmişti.Darı, buğday, mısır, pirinç veya arpadan yapılıyordu. O zaman, olgunlaşması için testide korunuyordu. Kışın içilen mevsimlik içkimiz boza, Türkiye’de daha çok darıdan yapılır.Karlı kış gecelerinde gecenin sessizliğini bozan sokakta boza satan bozacının sesi, bize belki de kış mevsimini daha çok sevdirmektedir.
Ansiklopedik bilgilerde bozanın Orta Asya’da ve Doğu Anadolu’da İ.Ö. 4.yüzyıldan beri var olduğu söylenmektedir.Eski Yunan ve Roma’da da içilmekteydi.Günümüzde Kırım, Volga yöresi, Kafkasya, Türkistan, Balkanlar, Macaristan, Mısır, Arabistan ve İran’da da yapılmaktadır. Osmanlı kayıtlarında bozanın daha çok Edirne, Bursa, Amasya ve Mardin gibi (16. yüzyıl) illerimizde üretildiği belirtilmektedir.Evliya Çelebi, 17.yüzyıl ortalarında İstanbul’da çok sayıda bozacı dükkanı olduğunu kaydediyor.Boza, besleyici ve ısıtıcı özelliği nedeniyle eskiden orduda da kullanılırmış.
*ÇEŞİTLİ ŞERBETLER *
Ülkemizde meyve sularının yaygınlaşmasından önce ‘Şerbet’ denilen soğuk içecekler yaygındı.Özellikle mevlitlerde eskiden loğusa şekerinden yapılan ‘Loğusa Şerbeti’ dağıtılırdı.Nişanlarda ve söz kesilmelerinde de yine aynı şerbet kullanılırdı.Esasen filanın şerbeti içildi deyimi de şerbetten gelmektedir.Şerbetler çok çeşitli idi.Bal şerbeti, gülsuyu şerbeti, şeker şerbeti, lütuf şerbeti, tanrı şerbeti, gülsuyundan yapılmış şeker şerbeti, nardenk şerbeti, saf şeker şerbeti gibi şerbet türleri, Mevlana’nın şiirlerinde yer almıştır.
Bal ile sirkeden yapılan Sirkencübin denilen şerbetin, hem susuzluğu gidermek, hem de hastalıklarda ilaç yerine kullanıldığı belirtilmektedir.Günümüzde şerbet kültürü, yerine meyve sularına bırakmıştır.Fakat Anadolu’da bazı köylerimizde kısmen devam etmektedir.Anadolu’da çeşitli otlardan şerbetler yapılmaktadır. Meyan kökü şerbeti gibi.
*MEYVE SULARI *
Çeşitli meyve suları da kültürümüzde eskiden beri vardır. bunların bazıları şurup olarak adlandırılıyordu.Gül şurubu, vişne şurubu gibi.Şıra veya meyve sularına 9. yüzyılda, ‘çakır’ yahut ’süçik’ denmekteydi.Meyve suları yemek sofralarında ‘Soğukluk’ yahut ‘Meşrubat’ olarak kullanılmakta idi.O zaman en çok üzüm suyu ve şırası içilmekteydi. Ayrıca kayısı suyu da içiliyordu ki adına ‘uhak’ diyorlardı.
Bugün şıra, bağcılığın yaygın olduğu yerlerde kullanılıyor.Büyük kentlerden kalkmıştır.Pekmez de sıvı olduğu için aslında meşrubat olarak kullanılabilir.Fakat meşrubat olarak kullanılmamaktadır.”Demirhindi” denen bir meşrubat türü de vardı, bugün kullanılmamaktadır.Bugün her türlü meyve suyu içilmektedir.Adana’da şalgam suyu, şeker kamışı su içilmektedir.
Bugün presler sayesinde her türlü meyvenin suyu sıkılabilmektedir.Bunlar, evlere kadar girdiği için mutfaklarda her türlü meyve suyu sıkılabilmektedir.Havuç, üzüm, elma, portakal, karpuz, nar, vişne, kayısı, şeftali gibi meyvelerin suları hem hazır olarak şişelerde hem de karton kutularda piyasada satıldığı gibi, bunlar presler yoluyla evlerde de yapılmaktadır.
Bugün meyve sularının toz halindeki şekilleriyle de sıcak veya soğuk meyve suları elde etmek mümkündür.Örneğin portakal, limon, tarçın gibi.Süt de meşrubat olarak, gerek sıcak gerekse soğuk olarak tüketilmektedir.Hatta içine muz, çilek vs. gibi meyveler katılarak da soğuk içecek biçiminde kullanılmaktadır.Hatta sütün çeşitli meyvelerle karıştırılmış biçimleri piknik biçimindeki dükkanlarda yapılıp satıldığı gibi, hazır kutular içinde soğuk meşrubat olarak da satılmaktadır.Aromalı sütler içine meyve kokusu esansı konularak hazır kutularda satılmaktadır.
Bugün hazır meyve suları yanında Batı’dan kola cinsinden içecekler (Coca-Cola, Pepsi, Fanta gibi) Türk meşrubat dünyasını istila etmiştir.Aslında, asitli oluşları fazla şekerli oldukları için şişmanlatıcı oluşlar nedeniyle sağlığa da zararlı olmakla birlikte, yine de reklamlar yoluyla tüketimleri teşvik edilmekte ve özellikle yaz aylarında çok miktarda tüketilmektedir.
Meyve suları, sadece tatlı olanlardan değil ekşi olanlardan da yapılmaktadır.Örneğin limondan limonata yapıldığı gibi, vişneden vişne suyu da yapılmaktadır. Limonata artık evrensel bir soğuk meşrubat sayılmaktadır.Fakat vişne, her yerde yetişmediği için vişne suyunu, yabancı ülkeler bilmiyorlar.Türkiye’de şişeler ve karton kutular içinde satılan vişne suyunu turistler çok sevmektedirler.
Yurt dışında çalışan Türklerde Türkiye’ye gelince yazın bol bol vişne suyu içmektedirler.9. yüzyılda soğukluk olarak kullanılan bir çeşit ekşi meyve suyuna ‘Cifseng çakır’ denildiğini tarihçiler belirtmektedir.Günümüzde meyve suyu sanayi oldukça gelişmiştir.Özellikle büyük ve küçük karton kutularda satılan meyve suları hem yurt içinde tüketilmekte, hem de yurtdışına ihraç edilmektedir.*
Sonuç*
Sonuç olarak meşrubatlarımız hakkında şu genellemeyi yapabiliriz:
*a)*Meşrubatlar, soğuk ve sıcak biçimde içilen, mutfağımızı süsleyen, onu tamamlayan bir öğedirler. * *
*b)*Türk mutfağının genel özelliği olan lezzet, meşrubatlarla da kendini göstermektedir.Özellikle kendine özgü kokusu ve lezzeti olan meyveler, lezzetin başlıca örnekleridirler.
*c)*Meşrubatlarımıza ilişkin üçüncü bir ortak özellik de, onların tarım ve hayvancılık kültürüne dayalı olmalarıdır.Köken olarak tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu bir ülkede kuşkusuz meşrubatların hammaddeleri de, ülkemizde olduğu gibi tarımdan kaynaklanmaktadır.
*d)*Meşrubatlarımızın çoğu, kola cinsi içeceklere oranla, sağlık yönünden yararlıdır.
Geleneksel Türk meşrubatlarının batıdan gelen kola cinsi meşrubatlar yanında korunması, teşvik edilmesi ve yaşatılması inancındayız.Geleneksel Türk yemekleri gibi onların tamamlayıcısı olan geleneksel Türk meşrubatlarının da korunması, kültürel kimliğimiz açısından önemlidir.Bugün soğutma sistemlerindeki gelişmeler onların uzun süre korunmasını kolaylaştırmaktadır.Meşrubatların korunmasını hem turistik amaçlı, hem lezzetli oluşları nedeniyle gelecekteki insanlarımızın yararlanması hem de sağlık açısından yararlı görmekteyiz.
(PoSTaM) MUTFAK KÜLTÜRÜMÜZDE MEÞRUBATLAR
Mutfak Kültürümüzde Meşrubatlar
Türk mutfağının zenginliği, sadece yemek türleri bakımında olmayıp geleneksel içeceklerimiz bakımından da söz konusudur.Bu bölümde, alkolik olmayan içeceklere değinilecektir.
*SICAK OLARAK İÇİLENLER *
Çay, kahve, ıhlamur, tarçın, ada çayı önde gelen ve en yaygın olanlarıdır.
*ÇAY*
Çayın M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda Çin’de yaygın olarak kullanıldığı bildirilmektedir.Çin’de 1550 yılında su içinde yaprakların demlenmesi biçiminde kullanılmaya başlandı.17. yüzyıl başlarında çay, Avrupa’ya tanıtıldı.Türkiye’de 1918 yılında Batum’da çay üretimine geçildi.Ülkemizin en sevilen içecekler arasındadır.Öyle ki en küçük yerleşme birimlerinde dahi kahvehanelerde hiçbir şey bulunmasa bile, çay mutlaka bulunur.
Köy, kasaba, ilçe ve metropoliten yörelerimizdeki kahvehaneler, çayhaneler ticari varlıklarını sanki çaya borçlu gibidirler.Türkiye’de en çok çay içilen yer denince akla Erzurum gelir.Niçin Erzurum’da çok çay içiliyor?Erzurumlular bunu Erzurum’un havasına ve suyuna bağlıyorlar.Erzurum kültürünün karakteristiklerinden birisi de çay içme geleneğidir.Çay, bir kültür karmaşığı oluşturmuştur.
Çünkü çay içmeye ilişkin gelenekler, davranışlar mevcuttur.Ülkemizin en çok çay içilen, çayı seven illerinden birisidir.Karadeniz’de yetiştirilen çay, Doğu Anadolu da içilir. Erzurum bunların başlında gelmektedir.Erzurum’da çay şekeri de farklıdır.Erzurum fabrikasında yapılan ve çuvallarla satılan sert kelle şeker, özel bir çekiçle “Taka tuka” denilen özel bir kabın içinde karılır.
Bu şekerin bir parçası çaya batırılıp dilin altına konur ve çay yudum yudum içilir.Dil altındaki şeker de bardaktaki çay bitince erir.Çay koymak anlamında ‘Çay dökmek’ ya da ‘Çay tazelemek’ deyimleri kullanılır.Çay ikramını kabul etmemek ayıp sayılır.Kahvehanelerde çay servisinin değişik biçimleri vardır.
Özellikle kahvenin dışına çay götürülürken bardaklar içleri dolu olduğu halde, tabağa ters çevrilerek konur ve kişiye verilirken ters yüz, daha doğrusu ters düz edilir.Usta garsonlar el alışkanlığı ile bir damla çay dökmezler.
İstanbul’da Boğaz’da çaycılık yapan bir Erzurumlu, gelen müşterisine çok güzel bir çay demlemiş ve müşterisinin önüne masaya çayları koymuş.Adam da ‘Biraz limon getirir misiniz’ deyince Erzurumlu, adamın önünden çayları alıp geri götürmüş.Burası işkembe çorbası dükkanı değil diyerek müşteriye kızmış.
Erzurumlu, çay bulamayınca, kuşburnu ağacının ya da böğürtlen ağacının kökünü kaynatıp içer.Erzurum köylerinde çay, işten sonra yorgunluk giderici olarak kullanılmaktadır.Çay, kendi maddi kültürünü de yaratmıştır.Semaverler, geleneksel Türk çay kültürünün özgün malzemeleridirler.Çaydanlıklar, çay bardakları, çay kaşıkları, tepsiler diğer maddi kültür örnekleridirler.Avrupa ve ABD de çay, büyük fincanlarda içilir. Bizde de daha çok üst sosyo-ekonomik kesimde kullanılır.
Resmi dairelerimiz ve çeşitli iş yerlerimiz çaysız olamazlar.Bütün gün iş yerlerinde durmadan çay içilir.Hem sohbetlerde, hem iş yapılırken çay içilmezse insanın kafası yerine gelmez.Bu yetmezmiş gibi, birde eve gelince çay içilir.Batıda olduğu gibi iş yerlerinde formel bir çay saati yoktur.
Çünkü kültürümüzde çay devamlı içilir.Devamlı çay içilmesi yasaklayan iş yerleri ülkemizde hiçbir zaman başarılı olamamışlardır.İş yerlerinde içilen çayın kalitesi önemli değildir.Nasıl olursa olsun herkes zorunlu olarak içer.Arkadaşlarına yegane ikram edilen şey çay olduğu için, çay ikram etmeyenler cimrilikle itham edilirler.Dünyanın en büyük çay üreticileri:Hindistan, Çin, Gürcistan, Türkiye ve İran’dır.Anglo-Sakson kültüründe 1904 yılından itibaren buzlu çay içilmeye başlanmıştır. Bizim kültürde buzlu çay geleneği yoktur.
*IHLAMUR *
Sıcak olarak içilen içeceklerimizden birisi de ıhlamurdur.Esas olarak evlerde sağlık amacıyla kullanılmıştır.İdrar arttırıcı, terletici, yatıştırıcı ve göğüs yumuşatıcı özellikleri vardır.Bu nedenle son zamanlarda iş yerlerinde de ıhlamur yapılmaktadır.Artık işgörenler, akşama kadar çay içmektense sağlık yönünden yararlı olan ıhlamur içmeyi tercih etmektedirler.
*ADA ÇAYI *
Tıpkı ıhlamur gibi sağlık yönünden yararlı olan bu bitki de sıcak olarak içilmektedir.Özellikle Batı Anadolu’da kahvehanelerde, çayhanelerde bol miktarda tüketilmektedir.
*TARÇIN *
Yine çeşitli yörelerimizde sıcak olarak içilen, özellikle lezzeti ve rengi ile tercih edilen bir içecek türü olarak kahvehanelere ve iş yerlerine girmiştir.
*KAHVE *
Anavatanı olarak Etiyopya ya da Sudan olarak belirtiliyor.Kahve ilk kez 15. yüzyılda Arabistan’da yetiştirilmiştir.Ülkemize 16. yüzyılda gelmiştir.Pişiriliş biçimi ile Türk kahvesi olarak dünyaya tanıtılmıştır.Oysa Türkiye’de yetiştirilmemektedir.1550 yılında İstanbul’da açılan kahvehanelerden sonra yaygın olarak kullanılmış ve dünyaya Türk kahvesi olarak geçmiştir.
Kahve, ülkemizde bir sohbet aracı olmuştur.Bu nedenle “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül ahbap ister kahve bahane” demişizdir.”Gel bir kahve içelim” demek sadece maddi olarak bir fincan kahve içmek değildir.O kişi ile sohbet, dertleşme, dedikodu yapmayı içerir.Yorgunluk kahvesi de dinlenmeyi ifade eder.
‘Bir fincan acı kahvenin kırk yıllık hatırı vardır’ deyimimiz de insanlar arası ilişkilerin, dostlukların pekiştirilmesi için söylenmiştir.Hanımlarımız kahve fallarıyla da geleceğe yönelik yaşantılarını bilmek meraklarını gidererek psikolojik doyum sağlamaktadırlar.Hele kahveler de köpüklü ise içenlerin keyfine diyecek olmaz.
Kahve bir sohbet aracı olduğu gibi, görücü gelenlerin kızı görmeleri içinde bir araçtır.Görücüler, kızın sunduğu tepsiden kahveyi alırken esas olarak onu görmek amacıyla o eve gelmişlerdir.Kültürümüzde çocukların, gençlerin büyükler yanında kahve içmesi istenmemiştir.Bu davranış bir saygısızlık olarak nitelendirilmiştir.Aslında kahve içerken yapılan sohbete küçüklerin karışmasını istemediğimizden çocukların kahve içmesini istememişizdir.
Ayrıca kahvenin çocukların sağlığına zararlı yönleri de söz konusudur.İçenin zevkine göre de şekerlisi, az şekerlisi, orta şekerlisi vardır.Kahvenin süt katılarak içilen türüne ’sütlü kahve’ diyoruz ki oldukça yaygın olarak tüketilmektedir.Halk tıbbında çeşitli hastalıklarda kahve kullanılmaktadır.
Kahvehaneler kahve içilen yer olarak adlarını kahveden almış olsalar gerek.Sohbet edilen yerler olarak kahvehaneler kahvenin pahalılaşmasıyla çay içilen yerler haline dönüşmüşlerdir.Yalnız son yıllarda kahvehanelerde sohbetler de azalmaya başladı.Okey oyununun yaygınlaşmasıyla herkesin kafaları önünde saatlerce kimse ile konuşmadan masanın başında oturan müşterileri görmek mümkün.Kahve de çay gibi kendine özgü maddi kültür yaratmıştır.Bin bir türlü kahve fincanlarımız, cezvelerimiz, kahve el değirmenlerimiz, kahve dibeklerimiz, tepsiler bunlardan birkaçıdır.
*SALEP *
Salep de özellikle kışın içilen sıcak meşrubatlarımız arasındadır.Daha çok ticari kurumlarda içilen koyu sıvı içeceklerdendir.Günümüzde daha çok büyük kentlerde tüketilmektedir. Özellikle sabah kahvaltılarında kullanılır.Artık evlerde pek yapılmamaktadır.Ülkemizde hem sıcak, hem de soğuk meşrubat olarak kullanıldığı gibi, sağlık amacıyla da tüketilmektedir.
*KUŞBURNU VE BÖĞÜRTLEN *
Son yıllarda kuşburnu, böğürtlen gibi poşetlerde satılan ve sıcak olarak içilen içecekler de yaygınlaştı.
*SOĞUK OLARAK İÇİLENLER*
Meşrubatlar deyince aslında soğuk olarak içilenler akla gelmektedir. Bu nedenle çeşit olarak soğuk içilenler daha fazladır.
*AYRAN *
Geleneksel Türk meşrubatları derken ilk akla gelen, ayrandır.Yapımının kolay olması, en ücra köşelere kadar yaygınlaşmasını sağlamıştır.Köylümüz, bulgur pilavını kaşıklarken ayransız olur mu?Konuğunu ayransız ağırlar mı?Sıcak yaz günlerinde tarlada çalışırken soğuk bir ayran içmeden bir gölgeliğe uzanarak dinlenmek olur mu?Kentlimiz de öyle değil mi? Ayak üstü öğle tatilinde dönerli ekmeğini yerken en uygun içecek olarak ayranı tercih etmez mi?
Ayran, aynı zamanda bir Türk simgesi olmuştur.Çünkü yoğurt Türk buluşu olarak dünyaya yayılmıştır.Hayvancılığa dayalı bir ekonominin gereği olarak icat edilmiştir.Yoğurt gibi ayranda bugün Avrupa kültürüne girmiştir.Ayrıca yoğurdun tatlı ve meyveli türleri de Avrupa’da yapılmaktadır.
Yoğurdun sağlığa yararlı yönleri herkesçe bilinmektedir.Aynı biçimde ayranın da sağlıklı bir içecek olduğu kuşkusuzdur.Son yıllarda karton ve naylon bardakların yaygınlaşmasıyla büyük kentlerde ve yurdun her tarafında oldukça fazla miktarda tüketilmektedir.Ayranın bir de köpüklü olarak yapıldığı özel yörelerimiz var.Örneğin; Balıkesir Susurluk ilçesine yolu düşen vatandaşımız oranın bol köpüklü, yağlı ve lezzetli ayranını içmeden oradan ayrılamaz.
Anadolu’da eskiden geleneksel olarak ayran yapmak için ‘Yayık” kullanılırdı. Bugün bu geleneğimiz kaybolmuş gibidir.Yalnız göçebe topluluklarında ve bazı köylerimizde devam etmektedir.Ayran, yoksul insanımızın yemeği de olmuştur. İçine ekmek doğrayarak yemek gibi yenmesi, kültürümüzde olan bir durumdur.
*BOZA *
Türklerin sevdikleri koyu sıvı, tatlımsı, mayhoş bir içki türüdür. Selçuklular zamanında Bekni adı verilmişti.Darı, buğday, mısır, pirinç veya arpadan yapılıyordu. O zaman, olgunlaşması için testide korunuyordu. Kışın içilen mevsimlik içkimiz boza, Türkiye’de daha çok darıdan yapılır.Karlı kış gecelerinde gecenin sessizliğini bozan sokakta boza satan bozacının sesi, bize belki de kış mevsimini daha çok sevdirmektedir.
Ansiklopedik bilgilerde bozanın Orta Asya’da ve Doğu Anadolu’da İ.Ö. 4.yüzyıldan beri var olduğu söylenmektedir.Eski Yunan ve Roma’da da içilmekteydi.Günümüzde Kırım, Volga yöresi, Kafkasya, Türkistan, Balkanlar, Macaristan, Mısır, Arabistan ve İran’da da yapılmaktadır. Osmanlı kayıtlarında bozanın daha çok Edirne, Bursa, Amasya ve Mardin gibi (16. yüzyıl) illerimizde üretildiği belirtilmektedir.Evliya Çelebi, 17.yüzyıl ortalarında İstanbul’da çok sayıda bozacı dükkanı olduğunu kaydediyor.Boza, besleyici ve ısıtıcı özelliği nedeniyle eskiden orduda da kullanılırmış.
*ÇEŞİTLİ ŞERBETLER *
Ülkemizde meyve sularının yaygınlaşmasından önce ‘Şerbet’ denilen soğuk içecekler yaygındı.Özellikle mevlitlerde eskiden loğusa şekerinden yapılan ‘Loğusa Şerbeti’ dağıtılırdı.Nişanlarda ve söz kesilmelerinde de yine aynı şerbet kullanılırdı.Esasen filanın şerbeti içildi deyimi de şerbetten gelmektedir.Şerbetler çok çeşitli idi.Bal şerbeti, gülsuyu şerbeti, şeker şerbeti, lütuf şerbeti, tanrı şerbeti, gülsuyundan yapılmış şeker şerbeti, nardenk şerbeti, saf şeker şerbeti gibi şerbet türleri, Mevlana’nın şiirlerinde yer almıştır.
Bal ile sirkeden yapılan Sirkencübin denilen şerbetin, hem susuzluğu gidermek, hem de hastalıklarda ilaç yerine kullanıldığı belirtilmektedir.Günümüzde şerbet kültürü, yerine meyve sularına bırakmıştır.Fakat Anadolu’da bazı köylerimizde kısmen devam etmektedir.Anadolu’da çeşitli otlardan şerbetler yapılmaktadır. Meyan kökü şerbeti gibi.
*MEYVE SULARI *
Çeşitli meyve suları da kültürümüzde eskiden beri vardır. bunların bazıları şurup olarak adlandırılıyordu.Gül şurubu, vişne şurubu gibi.Şıra veya meyve sularına 9. yüzyılda, ‘çakır’ yahut ’süçik’ denmekteydi.Meyve suları yemek sofralarında ‘Soğukluk’ yahut ‘Meşrubat’ olarak kullanılmakta idi.O zaman en çok üzüm suyu ve şırası içilmekteydi. Ayrıca kayısı suyu da içiliyordu ki adına ‘uhak’ diyorlardı.
Bugün şıra, bağcılığın yaygın olduğu yerlerde kullanılıyor.Büyük kentlerden kalkmıştır.Pekmez de sıvı olduğu için aslında meşrubat olarak kullanılabilir.Fakat meşrubat olarak kullanılmamaktadır.”Demirhindi” denen bir meşrubat türü de vardı, bugün kullanılmamaktadır.Bugün her türlü meyve suyu içilmektedir.Adana’da şalgam suyu, şeker kamışı su içilmektedir.
Bugün presler sayesinde her türlü meyvenin suyu sıkılabilmektedir.Bunlar, evlere kadar girdiği için mutfaklarda her türlü meyve suyu sıkılabilmektedir.Havuç, üzüm, elma, portakal, karpuz, nar, vişne, kayısı, şeftali gibi meyvelerin suları hem hazır olarak şişelerde hem de karton kutularda piyasada satıldığı gibi, bunlar presler yoluyla evlerde de yapılmaktadır.
Bugün meyve sularının toz halindeki şekilleriyle de sıcak veya soğuk meyve suları elde etmek mümkündür.Örneğin portakal, limon, tarçın gibi.Süt de meşrubat olarak, gerek sıcak gerekse soğuk olarak tüketilmektedir.Hatta içine muz, çilek vs. gibi meyveler katılarak da soğuk içecek biçiminde kullanılmaktadır.Hatta sütün çeşitli meyvelerle karıştırılmış biçimleri piknik biçimindeki dükkanlarda yapılıp satıldığı gibi, hazır kutular içinde soğuk meşrubat olarak da satılmaktadır.Aromalı sütler içine meyve kokusu esansı konularak hazır kutularda satılmaktadır.
Bugün hazır meyve suları yanında Batı’dan kola cinsinden içecekler (Coca-Cola, Pepsi, Fanta gibi) Türk meşrubat dünyasını istila etmiştir.Aslında, asitli oluşları fazla şekerli oldukları için şişmanlatıcı oluşlar nedeniyle sağlığa da zararlı olmakla birlikte, yine de reklamlar yoluyla tüketimleri teşvik edilmekte ve özellikle yaz aylarında çok miktarda tüketilmektedir.
Meyve suları, sadece tatlı olanlardan değil ekşi olanlardan da yapılmaktadır.Örneğin limondan limonata yapıldığı gibi, vişneden vişne suyu da yapılmaktadır. Limonata artık evrensel bir soğuk meşrubat sayılmaktadır.Fakat vişne, her yerde yetişmediği için vişne suyunu, yabancı ülkeler bilmiyorlar.Türkiye’de şişeler ve karton kutular içinde satılan vişne suyunu turistler çok sevmektedirler.
Yurt dışında çalışan Türklerde Türkiye’ye gelince yazın bol bol vişne suyu içmektedirler.9. yüzyılda soğukluk olarak kullanılan bir çeşit ekşi meyve suyuna ‘Cifseng çakır’ denildiğini tarihçiler belirtmektedir.Günümüzde meyve suyu sanayi oldukça gelişmiştir.Özellikle büyük ve küçük karton kutularda satılan meyve suları hem yurt içinde tüketilmekte, hem de yurtdışına ihraç edilmektedir.*
Sonuç*
Sonuç olarak meşrubatlarımız hakkında şu genellemeyi yapabiliriz:
*a)*Meşrubatlar, soğuk ve sıcak biçimde içilen, mutfağımızı süsleyen, onu tamamlayan bir öğedirler. * *
*b)*Türk mutfağının genel özelliği olan lezzet, meşrubatlarla da kendini göstermektedir.Özellikle kendine özgü kokusu ve lezzeti olan meyveler, lezzetin başlıca örnekleridirler.
*c)*Meşrubatlarımıza ilişkin üçüncü bir ortak özellik de, onların tarım ve hayvancılık kültürüne dayalı olmalarıdır.Köken olarak tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu bir ülkede kuşkusuz meşrubatların hammaddeleri de, ülkemizde olduğu gibi tarımdan kaynaklanmaktadır.
*d)*Meşrubatlarımızın çoğu, kola cinsi içeceklere oranla, sağlık yönünden yararlıdır.
Geleneksel Türk meşrubatlarının batıdan gelen kola cinsi meşrubatlar yanında korunması, teşvik edilmesi ve yaşatılması inancındayız.Geleneksel Türk yemekleri gibi onların tamamlayıcısı olan geleneksel Türk meşrubatlarının da korunması, kültürel kimliğimiz açısından önemlidir.Bugün soğutma sistemlerindeki gelişmeler onların uzun süre korunmasını kolaylaştırmaktadır.Meşrubatların korunmasını hem turistik amaçlı, hem lezzetli oluşları nedeniyle gelecekteki insanlarımızın yararlanması hem de sağlık açısından yararlı görmekteyiz.

bu hangi ülkenin valisi?
Ödüllü Bilmece?
Bilin bakalım bu hangi ülkenin valisi?
iki seçeneğiniz var:
a) Hiç kimsenin hakkına hukukuna saygı duymayan bir diktatör tarafından yönetilen bir polis devletinin.
b)Erdoğan ve AKP’nin “demokrasi” ile yönetilen ülkesinin.
Vali Güler: Zorla dağıtırız
Demokrasi ve özgürlükleri sadece kendileri söz konusu olduğunda aklına getiren AKP hükümetinin, emekçilerin en doğal demokratik taleplerine karşı şiddetle karşılık vermesi, AKP’nin gerçek yüzünün ortaya serilmesi bakımından ibret vericidir.
Şehrin sahipleri Taksim’de
Nasıl bir emekçi istiyorlar? Sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin. Çalışsın, çalışsın, çalışsın… Sonra akşam namazını kılsın; televizyonda ilahi konseri, dini sohbet programı izlesin yatsın, sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin, çalışsın, çalışsın, çalışsın… Hafta sonu olunca, çoluk çombalak şehir merkezine insin, belediyesinin aldığı lalelere baksın, baksın, baksın. Evine dönsün, futbol maçını izlesin, namazını kılsın, sabah kalksın, çalışsın, çalışsın, çalışsın… Ebelek gübelek padişah Padişahı kendi parasıyla gazete filan alınca, kıdem tazminatlarını kuşa döndürmeye karar verince, “geberinceye kadar çalışılacak” yasası çıkarınca, “parası olmayan ölür gider, kalan sağlar bizimdir” şiarını yükseltince alkış tutsun:
*”Padişahımız çok yaşa!”* Padişahtan şüphe edenlerin “kabir azabı” çekeceğine inansın, üç karısı olan adamların “Dinen nasıl giyinmek makbuldür?” konfeksiyonundan giyinsin, “Faiz yemiyoruz, sizin paranızı yiyoruz” ekonomik ağına dahil olsun, minnacık kız çocuklarının etek boylarına kafayı takan psikopat din hocalarından nasıl yaşayacağını öğrensin, aç kalırsa ezberlediği dua karşılığı ekmek yardımından uslu uslu yararlansın ve “Siz kokmuş ayaklarsınız” denince de ebelek gübelek, dili dışarıda yine alkış tutsun: “Padişahım çok yaşa!”
*’Modifiye’ insan* İstedikleri gibi ‘modifiye’ edemedikleri emekçileri, yoksulları şehirlerin dışına gönderiyorlar. Güzel de bir isim buldular buna: ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’. İnsanları şehirlerin dışına gönderip şehir merkezlerine lalelerini dikiyorlar. Bol bol lale dikiyorlar. Yoksulları gönderip yoksulların paralarıyla aldıkları laleleri dikiyorlar. Bu, daha çok yakışıyor padişahlarının gül yüzüne, ‘güzel ahlakına’. Onlar, 1 Mayıs 1977′de şehir merkezinden silahla külahla kovalanan şehrin asıl sahiplerini kovalamaya devam ediyorlar. Badem bıyıkları, ‘güzel ahlakları’, Meclis’te linç partileri düzenleyen, meydanlarda yoksulları, vurulmuş askerlerin annelerini azarlayan siyasi kültürleriyle o gelenekten geliyorlar. Hayatını emeğiyle kazanan insanları, insanca yaşamak, soru sormak, haklarını savunmak, özgür düşünmek, kendisi gibi olmak isteyen insanları kovalayıp duruyorlar. Hep onların peşindeler. Bellerine ’sünnet” diye taktıkları çakılarıyla ve sakız gibi çiğnedikleri hadisleriyle hep onların peşindeler. Kendilerine benzeyen bir insan tipi imal ettiler, ‘bozuk imalatların’, ‘imalat standartlarına’ uygun olmayan, adam gibi adamların peşindeler. Onların kokusunun padişaha ‘ayak kokusu’ gibi gelmesinin nedeni bu; onlar ‘imalat standartlarına uygun’ değiller.
*Şehrin belleği* Şehrin bir belleği var oysa. Şehrin merkezine dair bir bellek. Kalabalıkların şehrin merkezine diktiği bayrağı 1977′de kanlı bir katliamla oradan çıkarmaya çalışanların murisleri, şimdi orayı boş bırakmaya çalışıyorlar. O belleği boşaltmaya çalışıyorlar. Şehrin asıl sahipleri gelip o merkez noktaya yeniden bayraklarını dikmesin diye… Şehrin asıl sahipleri şehri padişahtan kurtarmasın diye… Bu, ‘kapatma davasına’ filan benzemez. Bu, yoksulların ‘kapatma kararı’; Avrupa’da dolaşıp yalan dolanla destek dilenciliği yaparak savuşturulamaz.
*Emeğin hukuku* 1 Mayıs’ta o bayrak oraya yeniden dikilecek. Nasıl padişah bu memleketin hukukunu hiçe sayıp daha çok zenginleşmek için kendi hukukunu yaratıyorsa şehrin emekçileri de ekmeklerini onurlu yiyebilmek için kendi hukuklarını yaratıp oraya, Taksim’e yürüyecekler. O zaman göreceğiz işte bu padişah kimden yana. Yoksuldan mı, zenginden mi? İnsandan mı yoksa ‘tebaadan’ mı? Ezilenden mi yoksa zalim muktedirden mi? Demokrasiden mi, kendinden mi? Hayatını emeğiyle kazananlar ve özgür insanlar olmak isteyenler bu sorunun cevabını vermek için 1 Mayıs’ta orada olacaklar. Çünkü şehrin asıl sahibi onlar. Onlar şehri geri alacaklar!
AKP tipi demokrasi alýnterinden, emekten nefret eder
Ödüllü Bilmece?
Bilin bakalım bu hangi ülkenin valisi?
iki seçeneğiniz var:
a) Hiç kimsenin hakkına hukukuna saygı duymayan bir diktatör tarafından yönetilen bir polis devletinin.
b)Erdoğan ve AKP’nin “demokrasi” ile yönetilen ülkesinin.
Vali Güler: Zorla dağıtırız
Demokrasi ve özgürlükleri sadece kendileri söz konusu olduğunda aklına getiren AKP hükümetinin, emekçilerin en doğal demokratik taleplerine karşı şiddetle karşılık vermesi, AKP’nin gerçek yüzünün ortaya serilmesi bakımından ibret vericidir.
Şehrin sahipleri Taksim’de
Nasıl bir emekçi istiyorlar? Sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin. Çalışsın, çalışsın, çalışsın… Sonra akşam namazını kılsın; televizyonda ilahi konseri, dini sohbet programı izlesin yatsın, sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin, çalışsın, çalışsın, çalışsın… Hafta sonu olunca, çoluk çombalak şehir merkezine insin, belediyesinin aldığı lalelere baksın, baksın, baksın. Evine dönsün, futbol maçını izlesin, namazını kılsın, sabah kalksın, çalışsın, çalışsın, çalışsın… Ebelek gübelek padişah Padişahı kendi parasıyla gazete filan alınca, kıdem tazminatlarını kuşa döndürmeye karar verince, “geberinceye kadar çalışılacak” yasası çıkarınca, “parası olmayan ölür gider, kalan sağlar bizimdir” şiarını yükseltince alkış tutsun:
*”Padişahımız çok yaşa!”* Padişahtan şüphe edenlerin “kabir azabı” çekeceğine inansın, üç karısı olan adamların “Dinen nasıl giyinmek makbuldür?” konfeksiyonundan giyinsin, “Faiz yemiyoruz, sizin paranızı yiyoruz” ekonomik ağına dahil olsun, minnacık kız çocuklarının etek boylarına kafayı takan psikopat din hocalarından nasıl yaşayacağını öğrensin, aç kalırsa ezberlediği dua karşılığı ekmek yardımından uslu uslu yararlansın ve “Siz kokmuş ayaklarsınız” denince de ebelek gübelek, dili dışarıda yine alkış tutsun: “Padişahım çok yaşa!”
*’Modifiye’ insan* İstedikleri gibi ‘modifiye’ edemedikleri emekçileri, yoksulları şehirlerin dışına gönderiyorlar. Güzel de bir isim buldular buna: ‘Kentsel Dönüşüm Projesi’. İnsanları şehirlerin dışına gönderip şehir merkezlerine lalelerini dikiyorlar. Bol bol lale dikiyorlar. Yoksulları gönderip yoksulların paralarıyla aldıkları laleleri dikiyorlar. Bu, daha çok yakışıyor padişahlarının gül yüzüne, ‘güzel ahlakına’. Onlar, 1 Mayıs 1977′de şehir merkezinden silahla külahla kovalanan şehrin asıl sahiplerini kovalamaya devam ediyorlar. Badem bıyıkları, ‘güzel ahlakları’, Meclis’te linç partileri düzenleyen, meydanlarda yoksulları, vurulmuş askerlerin annelerini azarlayan siyasi kültürleriyle o gelenekten geliyorlar. Hayatını emeğiyle kazanan insanları, insanca yaşamak, soru sormak, haklarını savunmak, özgür düşünmek, kendisi gibi olmak isteyen insanları kovalayıp duruyorlar. Hep onların peşindeler. Bellerine ’sünnet” diye taktıkları çakılarıyla ve sakız gibi çiğnedikleri hadisleriyle hep onların peşindeler. Kendilerine benzeyen bir insan tipi imal ettiler, ‘bozuk imalatların’, ‘imalat standartlarına’ uygun olmayan, adam gibi adamların peşindeler. Onların kokusunun padişaha ‘ayak kokusu’ gibi gelmesinin nedeni bu; onlar ‘imalat standartlarına uygun’ değiller.
*Şehrin belleği* Şehrin bir belleği var oysa. Şehrin merkezine dair bir bellek. Kalabalıkların şehrin merkezine diktiği bayrağı 1977′de kanlı bir katliamla oradan çıkarmaya çalışanların murisleri, şimdi orayı boş bırakmaya çalışıyorlar. O belleği boşaltmaya çalışıyorlar. Şehrin asıl sahipleri gelip o merkez noktaya yeniden bayraklarını dikmesin diye… Şehrin asıl sahipleri şehri padişahtan kurtarmasın diye… Bu, ‘kapatma davasına’ filan benzemez. Bu, yoksulların ‘kapatma kararı’; Avrupa’da dolaşıp yalan dolanla destek dilenciliği yaparak savuşturulamaz.
*Emeğin hukuku* 1 Mayıs’ta o bayrak oraya yeniden dikilecek. Nasıl padişah bu memleketin hukukunu hiçe sayıp daha çok zenginleşmek için kendi hukukunu yaratıyorsa şehrin emekçileri de ekmeklerini onurlu yiyebilmek için kendi hukuklarını yaratıp oraya, Taksim’e yürüyecekler. O zaman göreceğiz işte bu padişah kimden yana. Yoksuldan mı, zenginden mi? İnsandan mı yoksa ‘tebaadan’ mı? Ezilenden mi yoksa zalim muktedirden mi? Demokrasiden mi, kendinden mi? Hayatını emeğiyle kazananlar ve özgür insanlar olmak isteyenler bu sorunun cevabını vermek için 1 Mayıs’ta orada olacaklar. Çünkü şehrin asıl sahibi onlar. Onlar şehri geri alacaklar!
KIRMIZI POSTA MUTFAK KÜLTÜRÜMÜZDE MEÞRUBATLAR
Mutfak Kültürümüzde Meşrubatlar
Türk mutfağının zenginliği, sadece yemek türleri bakımında olmayıp geleneksel içeceklerimiz bakımından da söz konusudur.Bu bölümde, alkolik olmayan içeceklere değinilecektir.
*SICAK OLARAK İÇİLENLER *
Çay, kahve, ıhlamur, tarçın, ada çayı önde gelen ve en yaygın olanlarıdır.
*ÇAY*
Çayın M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda Çin’de yaygın olarak kullanıldığı bildirilmektedir.Çin’de 1550 yılında su içinde yaprakların demlenmesi biçiminde kullanılmaya başlandı.17. yüzyıl başlarında çay, Avrupa’ya tanıtıldı.Türkiye’de 1918 yılında Batum’da çay üretimine geçildi.Ülkemizin en sevilen içecekler arasındadır.Öyle ki en küçük yerleşme birimlerinde dahi kahvehanelerde hiçbir şey bulunmasa bile, çay mutlaka bulunur.
Köy, kasaba, ilçe ve metropoliten yörelerimizdeki kahvehaneler, çayhaneler ticari varlıklarını sanki çaya borçlu gibidirler.Türkiye’de en çok çay içilen yer denince akla Erzurum gelir.Niçin Erzurum’da çok çay içiliyor?Erzurumlular bunu Erzurum’un havasına ve suyuna bağlıyorlar.Erzurum kültürünün karakteristiklerinden birisi de çay içme geleneğidir.Çay, bir kültür karmaşığı oluşturmuştur.
Çünkü çay içmeye ilişkin gelenekler, davranışlar mevcuttur.Ülkemizin en çok çay içilen, çayı seven illerinden birisidir.Karadeniz’de yetiştirilen çay, Doğu Anadolu da içilir. Erzurum bunların başlında gelmektedir.Erzurum’da çay şekeri de farklıdır.Erzurum fabrikasında yapılan ve çuvallarla satılan sert kelle şeker, özel bir çekiçle “Taka tuka” denilen özel bir kabın içinde karılır.
Bu şekerin bir parçası çaya batırılıp dilin altına konur ve çay yudum yudum içilir.Dil altındaki şeker de bardaktaki çay bitince erir.Çay koymak anlamında ‘Çay dökmek’ ya da ‘Çay tazelemek’ deyimleri kullanılır.Çay ikramını kabul etmemek ayıp sayılır.Kahvehanelerde çay servisinin değişik biçimleri vardır.
Özellikle kahvenin dışına çay götürülürken bardaklar içleri dolu olduğu halde, tabağa ters çevrilerek konur ve kişiye verilirken ters yüz, daha doğrusu ters düz edilir.Usta garsonlar el alışkanlığı ile bir damla çay dökmezler.
İstanbul’da Boğaz’da çaycılık yapan bir Erzurumlu, gelen müşterisine çok güzel bir çay demlemiş ve müşterisinin önüne masaya çayları koymuş.Adam da ‘Biraz limon getirir misiniz’ deyince Erzurumlu, adamın önünden çayları alıp geri götürmüş.Burası işkembe çorbası dükkanı değil diyerek müşteriye kızmış.
Erzurumlu, çay bulamayınca, kuşburnu ağacının ya da böğürtlen ağacının kökünü kaynatıp içer.Erzurum köylerinde çay, işten sonra yorgunluk giderici olarak kullanılmaktadır.Çay, kendi maddi kültürünü de yaratmıştır.Semaverler, geleneksel Türk çay kültürünün özgün malzemeleridirler.Çaydanlıklar, çay bardakları, çay kaşıkları, tepsiler diğer maddi kültür örnekleridirler.Avrupa ve ABD de çay, büyük fincanlarda içilir. Bizde de daha çok üst sosyo-ekonomik kesimde kullanılır.
Resmi dairelerimiz ve çeşitli iş yerlerimiz çaysız olamazlar.Bütün gün iş yerlerinde durmadan çay içilir.Hem sohbetlerde, hem iş yapılırken çay içilmezse insanın kafası yerine gelmez.Bu yetmezmiş gibi, birde eve gelince çay içilir.Batıda olduğu gibi iş yerlerinde formel bir çay saati yoktur.
Çünkü kültürümüzde çay devamlı içilir.Devamlı çay içilmesi yasaklayan iş yerleri ülkemizde hiçbir zaman başarılı olamamışlardır.İş yerlerinde içilen çayın kalitesi önemli değildir.Nasıl olursa olsun herkes zorunlu olarak içer.Arkadaşlarına yegane ikram edilen şey çay olduğu için, çay ikram etmeyenler cimrilikle itham edilirler.Dünyanın en büyük çay üreticileri:Hindistan, Çin, Gürcistan, Türkiye ve İran’dır.Anglo-Sakson kültüründe 1904 yılından itibaren buzlu çay içilmeye başlanmıştır. Bizim kültürde buzlu çay geleneği yoktur.
*IHLAMUR *
Sıcak olarak içilen içeceklerimizden birisi de ıhlamurdur.Esas olarak evlerde sağlık amacıyla kullanılmıştır.İdrar arttırıcı, terletici, yatıştırıcı ve göğüs yumuşatıcı özellikleri vardır.Bu nedenle son zamanlarda iş yerlerinde de ıhlamur yapılmaktadır.Artık işgörenler, akşama kadar çay içmektense sağlık yönünden yararlı olan ıhlamur içmeyi tercih etmektedirler.
*ADA ÇAYI *
Tıpkı ıhlamur gibi sağlık yönünden yararlı olan bu bitki de sıcak olarak içilmektedir.Özellikle Batı Anadolu’da kahvehanelerde, çayhanelerde bol miktarda tüketilmektedir.
*TARÇIN *
Yine çeşitli yörelerimizde sıcak olarak içilen, özellikle lezzeti ve rengi ile tercih edilen bir içecek türü olarak kahvehanelere ve iş yerlerine girmiştir.
*KAHVE *
Anavatanı olarak Etiyopya ya da Sudan olarak belirtiliyor.Kahve ilk kez 15. yüzyılda Arabistan’da yetiştirilmiştir.Ülkemize 16. yüzyılda gelmiştir.Pişiriliş biçimi ile Türk kahvesi olarak dünyaya tanıtılmıştır.Oysa Türkiye’de yetiştirilmemektedir.1550 yılında İstanbul’da açılan kahvehanelerden sonra yaygın olarak kullanılmış ve dünyaya Türk kahvesi olarak geçmiştir.
Kahve, ülkemizde bir sohbet aracı olmuştur.Bu nedenle “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, Gönül ahbap ister kahve bahane” demişizdir.”Gel bir kahve içelim” demek sadece maddi olarak bir fincan kahve içmek değildir.O kişi ile sohbet, dertleşme, dedikodu yapmayı içerir.Yorgunluk kahvesi de dinlenmeyi ifade eder.
‘Bir fincan acı kahvenin kırk yıllık hatırı vardır’ deyimimiz de insanlar arası ilişkilerin, dostlukların pekiştirilmesi için söylenmiştir.Hanımlarımız kahve fallarıyla da geleceğe yönelik yaşantılarını bilmek meraklarını gidererek psikolojik doyum sağlamaktadırlar.Hele kahveler de köpüklü ise içenlerin keyfine diyecek olmaz.
Kahve bir sohbet aracı olduğu gibi, görücü gelenlerin kızı görmeleri içinde bir araçtır.Görücüler, kızın sunduğu tepsiden kahveyi alırken esas olarak onu görmek amacıyla o eve gelmişlerdir.Kültürümüzde çocukların, gençlerin büyükler yanında kahve içmesi istenmemiştir.Bu davranış bir saygısızlık olarak nitelendirilmiştir.Aslında kahve içerken yapılan sohbete küçüklerin karışmasını istemediğimizden çocukların kahve içmesini istememişizdir.
Ayrıca kahvenin çocukların sağlığına zararlı yönleri de söz konusudur.İçenin zevkine göre de şekerlisi, az şekerlisi, orta şekerlisi vardır.Kahvenin süt katılarak içilen türüne ’sütlü kahve’ diyoruz ki oldukça yaygın olarak tüketilmektedir.Halk tıbbında çeşitli hastalıklarda kahve kullanılmaktadır.
Kahvehaneler kahve içilen yer olarak adlarını kahveden almış olsalar gerek.Sohbet edilen yerler olarak kahvehaneler kahvenin pahalılaşmasıyla çay içilen yerler haline dönüşmüşlerdir.Yalnız son yıllarda kahvehanelerde sohbetler de azalmaya başladı.Okey oyununun yaygınlaşmasıyla herkesin kafaları önünde saatlerce kimse ile konuşmadan masanın başında oturan müşterileri görmek mümkün.Kahve de çay gibi kendine özgü maddi kültür yaratmıştır.Bin bir türlü kahve fincanlarımız, cezvelerimiz, kahve el değirmenlerimiz, kahve dibeklerimiz, tepsiler bunlardan birkaçıdır.
*SALEP *
Salep de özellikle kışın içilen sıcak meşrubatlarımız arasındadır.Daha çok ticari kurumlarda içilen koyu sıvı içeceklerdendir.Günümüzde daha çok büyük kentlerde tüketilmektedir. Özellikle sabah kahvaltılarında kullanılır.Artık evlerde pek yapılmamaktadır.Ülkemizde hem sıcak, hem de soğuk meşrubat olarak kullanıldığı gibi, sağlık amacıyla da tüketilmektedir.
*KUŞBURNU VE BÖĞÜRTLEN *
Son yıllarda kuşburnu, böğürtlen gibi poşetlerde satılan ve sıcak olarak içilen içecekler de yaygınlaştı.
*SOĞUK OLARAK İÇİLENLER*
Meşrubatlar deyince aslında soğuk olarak içilenler akla gelmektedir. Bu nedenle çeşit olarak soğuk içilenler daha fazladır.
*AYRAN *
Geleneksel Türk meşrubatları derken ilk akla gelen, ayrandır.Yapımının kolay olması, en ücra köşelere kadar yaygınlaşmasını sağlamıştır.Köylümüz, bulgur pilavını kaşıklarken ayransız olur mu?Konuğunu ayransız ağırlar mı?Sıcak yaz günlerinde tarlada çalışırken soğuk bir ayran içmeden bir gölgeliğe uzanarak dinlenmek olur mu?Kentlimiz de öyle değil mi? Ayak üstü öğle tatilinde dönerli ekmeğini yerken en uygun içecek olarak ayranı tercih etmez mi?
Ayran, aynı zamanda bir Türk simgesi olmuştur.Çünkü yoğurt Türk buluşu olarak dünyaya yayılmıştır.Hayvancılığa dayalı bir ekonominin gereği olarak icat edilmiştir.Yoğurt gibi ayranda bugün Avrupa kültürüne girmiştir.Ayrıca yoğurdun tatlı ve meyveli türleri de Avrupa’da yapılmaktadır.
Yoğurdun sağlığa yararlı yönleri herkesçe bilinmektedir.Aynı biçimde ayranın da sağlıklı bir içecek olduğu kuşkusuzdur.Son yıllarda karton ve naylon bardakların yaygınlaşmasıyla büyük kentlerde ve yurdun her tarafında oldukça fazla miktarda tüketilmektedir.Ayranın bir de köpüklü olarak yapıldığı özel yörelerimiz var.Örneğin; Balıkesir Susurluk ilçesine yolu düşen vatandaşımız oranın bol köpüklü, yağlı ve lezzetli ayranını içmeden oradan ayrılamaz.
Anadolu’da eskiden geleneksel olarak ayran yapmak için ‘Yayık” kullanılırdı. Bugün bu geleneğimiz kaybolmuş gibidir.Yalnız göçebe topluluklarında ve bazı köylerimizde devam etmektedir.Ayran, yoksul insanımızın yemeği de olmuştur. İçine ekmek doğrayarak yemek gibi yenmesi, kültürümüzde olan bir durumdur.
*BOZA *
Türklerin sevdikleri koyu sıvı, tatlımsı, mayhoş bir içki türüdür. Selçuklular zamanında Bekni adı verilmişti.Darı, buğday, mısır, pirinç veya arpadan yapılıyordu. O zaman, olgunlaşması için testide korunuyordu. Kışın içilen mevsimlik içkimiz boza, Türkiye’de daha çok darıdan yapılır.Karlı kış gecelerinde gecenin sessizliğini bozan sokakta boza satan bozacının sesi, bize belki de kış mevsimini daha çok sevdirmektedir.
Ansiklopedik bilgilerde bozanın Orta Asya’da ve Doğu Anadolu’da İ.Ö. 4.yüzyıldan beri var olduğu söylenmektedir.Eski Yunan ve Roma’da da içilmekteydi.Günümüzde Kırım, Volga yöresi, Kafkasya, Türkistan, Balkanlar, Macaristan, Mısır, Arabistan ve İran’da da yapılmaktadır. Osmanlı kayıtlarında bozanın daha çok Edirne, Bursa, Amasya ve Mardin gibi (16. yüzyıl) illerimizde üretildiği belirtilmektedir.Evliya Çelebi, 17.yüzyıl ortalarında İstanbul’da çok sayıda bozacı dükkanı olduğunu kaydediyor.Boza, besleyici ve ısıtıcı özelliği nedeniyle eskiden orduda da kullanılırmış.
*ÇEŞİTLİ ŞERBETLER *
Ülkemizde meyve sularının yaygınlaşmasından önce ‘Şerbet’ denilen soğuk içecekler yaygındı.Özellikle mevlitlerde eskiden loğusa şekerinden yapılan ‘Loğusa Şerbeti’ dağıtılırdı.Nişanlarda ve söz kesilmelerinde de yine aynı şerbet kullanılırdı.Esasen filanın şerbeti içildi deyimi de şerbetten gelmektedir.Şerbetler çok çeşitli idi.Bal şerbeti, gülsuyu şerbeti, şeker şerbeti, lütuf şerbeti, tanrı şerbeti, gülsuyundan yapılmış şeker şerbeti, nardenk şerbeti, saf şeker şerbeti gibi şerbet türleri, Mevlana’nın şiirlerinde yer almıştır.
Bal ile sirkeden yapılan Sirkencübin denilen şerbetin, hem susuzluğu gidermek, hem de hastalıklarda ilaç yerine kullanıldığı belirtilmektedir.Günümüzde şerbet kültürü, yerine meyve sularına bırakmıştır.Fakat Anadolu’da bazı köylerimizde kısmen devam etmektedir.Anadolu’da çeşitli otlardan şerbetler yapılmaktadır. Meyan kökü şerbeti gibi.
*MEYVE SULARI *
Çeşitli meyve suları da kültürümüzde eskiden beri vardır. bunların bazıları şurup olarak adlandırılıyordu.Gül şurubu, vişne şurubu gibi.Şıra veya meyve sularına 9. yüzyılda, ‘çakır’ yahut ’süçik’ denmekteydi.Meyve suları yemek sofralarında ‘Soğukluk’ yahut ‘Meşrubat’ olarak kullanılmakta idi.O zaman en çok üzüm suyu ve şırası içilmekteydi. Ayrıca kayısı suyu da içiliyordu ki adına ‘uhak’ diyorlardı.
Bugün şıra, bağcılığın yaygın olduğu yerlerde kullanılıyor.Büyük kentlerden kalkmıştır.Pekmez de sıvı olduğu için aslında meşrubat olarak kullanılabilir.Fakat meşrubat olarak kullanılmamaktadır.”Demirhindi” denen bir meşrubat türü de vardı, bugün kullanılmamaktadır.Bugün her türlü meyve suyu içilmektedir.Adana’da şalgam suyu, şeker kamışı su içilmektedir.
Bugün presler sayesinde her türlü meyvenin suyu sıkılabilmektedir.Bunlar, evlere kadar girdiği için mutfaklarda her türlü meyve suyu sıkılabilmektedir.Havuç, üzüm, elma, portakal, karpuz, nar, vişne, kayısı, şeftali gibi meyvelerin suları hem hazır olarak şişelerde hem de karton kutularda piyasada satıldığı gibi, bunlar presler yoluyla evlerde de yapılmaktadır.
Bugün meyve sularının toz halindeki şekilleriyle de sıcak veya soğuk meyve suları elde etmek mümkündür.Örneğin portakal, limon, tarçın gibi.Süt de meşrubat olarak, gerek sıcak gerekse soğuk olarak tüketilmektedir.Hatta içine muz, çilek vs. gibi meyveler katılarak da soğuk içecek biçiminde kullanılmaktadır.Hatta sütün çeşitli meyvelerle karıştırılmış biçimleri piknik biçimindeki dükkanlarda yapılıp satıldığı gibi, hazır kutular içinde soğuk meşrubat olarak da satılmaktadır.Aromalı sütler içine meyve kokusu esansı konularak hazır kutularda satılmaktadır.
Bugün hazır meyve suları yanında Batı’dan kola cinsinden içecekler (Coca-Cola, Pepsi, Fanta gibi) Türk meşrubat dünyasını istila etmiştir.Aslında, asitli oluşları fazla şekerli oldukları için şişmanlatıcı oluşlar nedeniyle sağlığa da zararlı olmakla birlikte, yine de reklamlar yoluyla tüketimleri teşvik edilmekte ve özellikle yaz aylarında çok miktarda tüketilmektedir.
Meyve suları, sadece tatlı olanlardan değil ekşi olanlardan da yapılmaktadır.Örneğin limondan limonata yapıldığı gibi, vişneden vişne suyu da yapılmaktadır. Limonata artık evrensel bir soğuk meşrubat sayılmaktadır.Fakat vişne, her yerde yetişmediği için vişne suyunu, yabancı ülkeler bilmiyorlar.Türkiye’de şişeler ve karton kutular içinde satılan vişne suyunu turistler çok sevmektedirler.
Yurt dışında çalışan Türklerde Türkiye’ye gelince yazın bol bol vişne suyu içmektedirler.9. yüzyılda soğukluk olarak kullanılan bir çeşit ekşi meyve suyuna ‘Cifseng çakır’ denildiğini tarihçiler belirtmektedir.Günümüzde meyve suyu sanayi oldukça gelişmiştir.Özellikle büyük ve küçük karton kutularda satılan meyve suları hem yurt içinde tüketilmekte, hem de yurtdışına ihraç edilmektedir.*
Sonuç*
Sonuç olarak meşrubatlarımız hakkında şu genellemeyi yapabiliriz:
*a)*Meşrubatlar, soğuk ve sıcak biçimde içilen, mutfağımızı süsleyen, onu tamamlayan bir öğedirler. * *
*b)*Türk mutfağının genel özelliği olan lezzet, meşrubatlarla da kendini göstermektedir.Özellikle kendine özgü kokusu ve lezzeti olan meyveler, lezzetin başlıca örnekleridirler.
*c)*Meşrubatlarımıza ilişkin üçüncü bir ortak özellik de, onların tarım ve hayvancılık kültürüne dayalı olmalarıdır.Köken olarak tarım ve hayvancılığın yaygın olduğu bir ülkede kuşkusuz meşrubatların hammaddeleri de, ülkemizde olduğu gibi tarımdan kaynaklanmaktadır.
*d)*Meşrubatlarımızın çoğu, kola cinsi içeceklere oranla, sağlık yönünden yararlıdır.
Geleneksel Türk meşrubatlarının batıdan gelen kola cinsi meşrubatlar yanında korunması, teşvik edilmesi ve yaşatılması inancındayız.Geleneksel Türk yemekleri gibi onların tamamlayıcısı olan geleneksel Türk meşrubatlarının da korunması, kültürel kimliğimiz açısından önemlidir.Bugün soğutma sistemlerindeki gelişmeler onların uzun süre korunmasını kolaylaştırmaktadır.Meşrubatların korunmasını hem turistik amaçlı, hem lezzetli oluşları nedeniyle gelecekteki insanlarımızın yararlanması hem de sağlık açısından yararlı görmekteyiz.

Geri Dönüþümün Çincesi - superonline .alýntý
‘GERİ DÖNÜŞÜM’ ÜN ÇİNCESİ!!!*Gerçek zenginlik mi? Yoksa gerçek fakirlik mi? Dünyanın Teknoloji ve taklit atölyesi Çin’de bu manzaralar çok normal ve alışıldık. *
Toplanan ve geri dönüşüm olan bu parçalardan çıkan irili ufaklı teknolojik cihazlar (entegre, diyot, led vb.) bize yani tüm ülkelere yenilenmiş kutular içinde geri dönüyor. Sanırız Çin malı denince neden ucuz ve kalitesiz mallar aklımıza geliyor sebebini anladık galiba…
*Ve son… Çevremize yani Dünya’mıza zarar…*
*Haldun Keskin ZEYTİNYAĞCINIZ…KARGO İLE ÜCRETSİZ EVİNİZE TESLİM* www.zeytin.cjb.net & keskinlergenpa@gmail.com 0. 236.414 44 36 Merkez Çarşı. 50. Sokak. No 4 AKHİSAR 05322658900 24 SAAT AÇIKTIR. UĞRARSANIZ, MUTLULUK DUYARIM

Gaydi gaptır gaptır :)
*Eti’nin Azerbeycan Versiyonu :)*
[image: eti eti]
Haydi hep beraber!
Bir sormacam var balalar / Gaydi gaptır gaptır / Çaya gaamaltıya gatar / Dimeli nedir nedir / Miskimit denince ahla / Tamam şindi gaptım / Heman onun adı düşer / Eti Eti Eti
Gaydi gaptır gaptır :)
*Eti’nin Azerbeycan Versiyonu :)*
[image: eti eti]
Haydi hep beraber!
Bir sormacam var balalar / Gaydi gaptır gaptır / Çaya gaamaltıya gatar / Dimeli nedir nedir / Miskimit denince ahla / Tamam şindi gaptım / Heman onun adı düşer / Eti Eti Eti
dikkat etmek hayatý fark etmektir. - alýntý-
Dikkat Etmek, Hayatı Fark Etmektir [image: Dikkat Etmek, Hayatı Fark Etmektir] Aşırı hareketlilik diye bir problem olabilir mi? Peki, dikkat dağınıklığı ya da hiperaktivite, ne zaman problem sayılmalıdır? Tedavi edilmeli midir? Kim tedavi etmelidir? Nasıl etmelidir? İlaç mı kullanılmalıdır? Bu çok önemli soruların cevaplarını aramak, her anne-babanın, çocukla ilgili herkesin beraberce gireceği bir süreçtir. İnternette dolaşan “hiperaktivite tedavisi muhalifi” yazılar hakkında bir şeyler söylememi isteyen mesajlar yağdı. “Bir şeyler” söyleyeyim: Bu yazılar ilk bakışta ilaç tedavilerinin kötülüğünü göstermek için yalan yanlış bir takım bilgilerin iyi bir ifade ile dile getirilmesi gibi gözüküyor. Mesele ilaçlar değil oysa. Daha dikkatli okuduğunuzda, çocukların gelişimlerini zorlaştıran sorunların çözülmesine karşı çıkan, hayatın akışı üzerinde bir denetim kurmaya çalışmayı tehlikeli gören bir söylem beliriyor. Tartışmaya kapalı, dogmatik ve tutucu bir içerik hakkında bir doktor olarak ne diyebilirim?
Kararlar nasıl verilecek? Peki, dikkat dağınıklığı ya da hiperaktivite, ne zaman bir problem sayılmalıdır? Tedavi edilmeli midir? Kim tedavi etmelidir? Nasıl etmelidir? İlaç mı kullanılmalıdır? Nasıl, ne zaman kullanılmalıdır? Bu çok önemli soruların cevaplarını aramak, her anne-babanın, çocukla ilgili herkesin beraberce gireceği bir süreçtir. Bu süreçte, kimlere kulak vereceğini seçmek hakkına saygı göstermekten başka ne yapabiliriz?
Ama huyum kurusun, olmayacak yolda gideni gördüm mü, bir şeyler söylemeden edemiyoruz. Anne-babalar; bir çocukla ilgili karar verilirken, eğitimi ve deneyimi olan birilerine kulak vermek gerektiğini hatırlatmakla yetinmeyeceğim. Daha önemli bir şey var: Sorumluluk almak.
Sorumluluk alarak, bilgi ve deneyimini sorunun çözümü yolunda tahsis eden kişi(ler)i , herhalde, (okuduğunu bile anlamaktan âciz olması bir yana) bu hususta ciddi bir sorumluluk hiç üstlenmemiş insanlardan daha fazla ciddiye almanızı tavsiye ederim. Profesyonel olmak ise, zaten, sorumluluk almaktan başka bir şey değildir.
İlaç ya da başka bir yöntem hakkındaki tartışmaları, sorumluluk sahipleri ile yapmak en doğrusu olur. Sorumluluk sahiplerine (biz doktorlara ve çocuk ruh sağlığı alanında çalışan diğer disiplinlerden meslekdaşlarıma) düşen ise, annebabanın ve çocuğun bilgilendirilmesine, her türlü seçenek hakkında özgürce ve sorumlulukla karar verecek hale getirilmesine önayak olmaktır. Bunu işimizin esası olarak görmektir.
Peki, problem nedir?
Dikkat dağınıklığı diye bir problem olabilir mi? Herkesin dikkati dağılabilir; eğer dağılan dikkatin toplanmasında bir gecikme ya da zorluk varsa, dikkat dağınıklığı bir problem sayılabilir. Aşırı hareketlilik diye bir problem olabilir mi? Herkes aşırı hareketli olabilir; ama aşırı hareketliliğini durdurması beklendiğinde veya gerektiğinde duramayan, buna da “canım istediğinde durabilirim aslında” diye bir açıklama getirenlerin, ama yine de duramayanların “aşırı hareketlilik problemi” olabilir.
Sabırsızlık, yeterince/gereğince bekleyememek, bir problem sayılabilir mi? Herkes sabırsız ve aceleci olabilir; ama gereğinde bekleyebiliriz. Sadece, görebildiğimiz somut yararlar olduğunda değil, göremediğimiz ama düşünebildiğimiz gelecekteki yararlar olduğunda ya da başkaları için de gerektiğinde bekleyebilmek… Bunu yapamamak pekalâ bir problem sayılabilir.
Hayatta ne lüzumlu, ne lüzumsuz; nasıl karar verilebilir? Herhangi bir durumu ya da kişiyi değerlendirirken “şu anda, şu saniyede benim işime yarıyor mu, yaramıyor mu?” sorusuna aldığı cevaplara göre hayatını yönlendiren (bunun da pek farkında olmayan) bir çocuk/birey yetiştirmek isteyip istemediğinize siz karar verin.
Yeterince beklediğimizde görebileceklerimizi görememek, bir kitabı (sırf başını sıkıcı, kitabı da kalın bulduğu için) sonuna kadar okuyamamış olmak, matematiği sadece mühendislerin, edebiyatı sadece yazarların, resimi sadece ressamların işine yarayacağı düşüncesiyle lüzumsuz addeden bir zihniyete sürükleyecektir kişiyi.
Dikkat dağınıklığı ve/veya aşırı hareketlilik; ya da hiperaktivite, ya da adına ne derseniz deyin; (meselâ, hayatın tadına varma güçlüğü, hayatı öğrenme güçlüğü), bir sendromdur, bazı çocukların kolayca etki alanına girdiği. Bu etkilenişi belirleyen genetik mekanizmalar kısmen bellidir. Genetik-biyolojik etkilerin varlığı ise âşikâr. Bu duruma dilerseniz hastalık deyin, dilerseniz bozukluk, dilerseniz güçlük. Ben bir tür “huy” (temperament) olduğu izlenimindeyim, bütün huylar gibi son derece biyolojik olarak belirlenen; hayat boyu çeşitli biçimlerde kendini belli eden (malûm, can çıkar, huy çıkmaz!). ama anne-babanın ve eğitim düzeninin de rolüyle, bir rahatsızlık yaratabilen veya yaratmayan… İşaretini erkenden veren veya vermeyen…
Dikkatimiz dağınık kalsa ne zararı olabilir ki? Bir bakış açısıyla, hiç… Olacaklar kazanabileceklerimizden kayıplardır, tâcirlerin “kârdan zarar” dedikleri… Diğer yandan, kazanacaklarımız, basitçe bir kâr olmadığı için, asıl zarar ciddi boyutlara varabilir. Fark ettiğinizde, zararın azaltılmasının daha kolay olduğu dönemlerden epeyce uzaklaşmış olabilirsiniz. Bir çocuğun hayatınca işine yarayacak hangi bilgi varsa öğrendiği bir dönemden söz ediyoruz.
Öğrenme denince nedense herkesin aklına okuldaki dersler geliyor; davranış denince de anne-babanın ya da öğretmenin istediği gibi olmak anlaşılıyor. Keşke derdimiz dersler ya da sınıfta uslu durmak v.s.den ibaret olsa, tedavi muhaliflerinin “anladığı kadarıyla”…
Çocuğun kendi değerini öğrendiği, bu değeri de büyükleri-küçükleri ve yaşıtlarıyla ilişkileri içerisinde yaşadıklarıyla, kaybettikleri ve kazandıklarıyla pekiştirdiği bir dönemi nasıl geçirdiği (ne kadar dikkat ederek, ne kadar farkında olarak geçirdiği) bence çok önemli.
Gelecekte ona bugünden kalmış olan, öğrendiği çarpım tablosundan ziyade, başkasını dinleyebilme ve anlayabilme becerisi olacaktır. Bu beceriyi tam geliştiremediğinde, üstelik bunun da farkında olmayıp kendisine ya da başkasına kabahat bulmakla ömrünü geçirdiğinde, anlaşılmamış, “sevilmiş ama sevildiğini hissetmemiş” olma olasılığı artar.
Dikkati dağınık, ya da aşırı hareketli çocuk ve yetişkin bireyler, bazen canlarının ne istediğini bilemedikleri için, bir istekten diğerine geçer durur, çok isteyip eriştikleri hiçbir şeyden tad almazlar. Hayatın tadını alamayarak, ama bir tad arayışı içinde geçen ömrün bir noktasında, hayatın bir tadı olmadığına hükmedip, hayatın tadını aramaktan vazgeçmeleri en ürkütücü olandır: o vazgeçişin adına ise depresyon denmekte… Talihliler istisna oluşturabilirler, elbette. Ama doktor olarak istisna ile kuralı ayırt etmek, planları ikisine de göre, ama tehlikeli olan olasılığı unutmaksızın, yapmak öğretilmiştir bize
KIRMIZI POSTA Kısa Yazılar
HERKES MEMNUN!
26 Şubat’ta gazeteler, bir gün önce üniversitelerde yaşanan kaosa yer verdiler sayfa sayfa. Fakat *Murat Pazarbaşı’*nın çektiği tek kare fotoğraf (26 Şubat/Radikal) hepsinden iyi anlatıyordu yaşananları.
Bir kız öğrenci…
Başında türbanı…
Bütünüyle görünen türbanın üstünde bir peruk. Öylesine konduruluvermiş.
Türban isteyene türban, saç isteyene saç!
Herkes memnun mu?
Memnun herhalde!
Ya da herkes mutsuz.
İYİ Kİ HERKES BİZE BENZEMİYOR
Norveç’in Kuzey Kutbu yakınlarında bulunan bir adaya *”Kıyamet Kasası”*denen bir sığınak yapılmış.
İçine milyonlarca bitki tohumu konacakmış.
Orada tam 200 yıl donmuş olarak yaşayacakmış tohumlar.
Yeryüzünde küresel bir felaket yaşanması durumuna karşı tahıl çeşitliliği güvence altına alınmış olacakmış böylece.
Laf olsun diye değil, sahiden, içten gelerek *”İyi ki varsınız”* demek istiyor insan.
İyi ki dünya bizden ve bize benzeyenlerden ibaret değil.
BİR BURNUNUZ KALIYOR GERİYE
Saman nezlesi…
Basit bir şey yani. Adı bile *”çer çöp.”
*Fakat tıp dünyası basite almamış, bunun da ilacını bulmuş.
Lakin prospektüsünü okumaya kalktım geçenlerde…
Aman Allah’ım!
Endikasyonları tek satır, kontrendikasyonları, yan etkileri, uyarıları, önlemleri iki sayfa!
Şöyle söyleyeyim, burnunuz dışında vücudunuzun tamamını feda edeceksiniz!
Hani ne derler… *”Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değmez.”
*Ya da hiç okumayacaksınız. Göz görmeyince gönül katlanıyor.
SABANCI GİBİ
Türkiye’nin 2007 yılı zenginler listesi açıklanmış.
Zengin denince ilk akla gelen iki aileden birini, *Sabancı* soyadını arıyor gözler…
Hayret, 27. sırada!
İlk sırada *M.Emin Karamehmet* var.
Ama *”insanın adı çıkacağına canı çıksın”* durumu, adın sadece kötüye çıkmasıyla ilgili silinmezlik hali değil galiba.
Bana göre daha yıllarca zengin denince *Sabancılar* gelecektir akla.
Nasıl *”Karun gibi”* demekten vazgeçmediysek… Oysa kimbilir ne Karun’lar gelip geçmiştir o zamandan bu zamana…
BETON GÖZÜ OKŞUYOR
Bir soru sorulsa biz *”Çılgın Türkler”*e…
*”Güzelleştirmekten ne anlıyorsunuz?”* diye…
Eminim verilen cevapların ilk sırasına *”Beton dökmek”* oturacaktır.
Parklara, bahçelere bakın, beton, toprağa, ağaca, çiçeğe nasıl büyük fark atıyor görün!
Gerekçe olarak şu ağlanası cevaba bile razıyım: *”Sulamak istemiyor, çamur yapmıyor, bakımı kolay.”
*Daha beteri, betonu çiçekten de ağaçtan da daha çok göz okşuyor.
Maalesef.
DİKKAT!
Hastalıklar hayatın gerçeği elbet.
Fakat dizilerde biraz fazla mı çıkıyor karşımıza nedir…
Hayır, tamam gözyaşı lazım da… Belirtilere fazla girilmese… Hele ki bir doktora danışılmıyorsa…
Oradan duyduklarıyla kendine teşhis koyanlar var. Daha da kötüsü umutsuzluğa kapılan hastalar var *”Acaba benimki de mi nüksetti”* diye…
Biraz daha dikkat lütfen.
AŞKIM
Yasaklara karşıyım ama şahsi anayasamı bir kereliğine delmek istiyorum.
*”Aşkım”* sözcüğü yasaklansın!
Bugüne kadar çok içi boşalan sözcük gördük fakat *”Aşkım”*ın yanından geçemez hiçbiri.
İkinci sıradaysa *”Bebeğim”* var.
Bu ikisini duymak istemediğim gibi, kullanan babam olsa ilişkimi kesmek istiyorum.
*MIŞ MUŞ*
*ÆBergüzar Korel “Sanat sevişmek değildir” demiş.*Ama sevişmek sanattır, kabul edelim.
*ÆBir profesör hastadan bıçak parası alırken yakalanmış.*Adam yine de tok gözlüymüş, bıçağın yanısıra onca alet edavat var ameliyathanede!
*ÆEski Playboy güzeli Türk erkeklerini övmüş.*Bizimkiler dış pazarda kapış kapış!
*Pakize SUDA*
